Connect with us
TELE1 TV CANLI YAYIN

Ölüm yıl dönümünde Nâzım Hikmet ve iktisat

2 Haziran 2020 Salı

3 Haziran 1963 tarihinde sonsuzluğa göçen Nâzım Hikmet’i anmanın tam da zamanı. İktisadî yapıda eşitsizlik bu denli almış başını giderken, kimi paparazi iktisat meşrepli prof(esör)ler ve prof(esyonel)ler büyüme fetişizminin sapkın hazlarıyla mest olurken hele. Her hasta ayrı bir olgudur tıpta. Artık büyümenin değil çok boyutlu sürdürülebilir gelişmenin önemli olduğunu bilmediklerinden mi yoksa çeyrek dönem verileriyle analiz yapılmasının çok da anlamlı olmadığını ayrımsayamadıklarından mıdır bilemiyoruz. Geçtiğimiz günlerde sonsuzluğa göçen Prof. Dr. İşaya Üşür ana akım Türkçe iktisat kitaplarındaki ilk ünitede “ihtiyaç” ve “istek” kavramlarını bile birbirine karıştırdıklarını yazmıştı bir makalesinde. Onu da ayrı bir yazı konusu yaparız.

Aşağıdaki bölümde şairin Demokrat Parti’nin emperyalizme hizmet eden istibdat yönetimi ile ilgili şiirleri de yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde 27 Mayıs ile ilgili tartışmalar yaşandı. Sahi 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı niye 12 Eylül Amerikancı darbesiyle getirilen 1982 Anayasası ile kaldırılmıştı? 27 Mayıs’ın ekonomisini de ayrı bir yazı konusu yaparız sonra! Bu bağlamda acaba toplumcu bir şair olarak Nâzım Hikmet bu olguya nasıl yaklaşmış, onu da anımsamış olacağız.

Türk yazınında şiirlerinin yanı sıra diğer yapıtlarıyla da (tiyatro oyunu vd.) çok önemli katkılarda bulunmuş şairimizin dizelerinde acaba iktisat konusu yer almış mı? Bu soruyu gündeme taşımış ve karınca kaderince bir açılım yapmış olalım.

Hemen bir şiirinden alıntıyla girelim konuya. Ne diyordu ozanımız:

“Hoş geldin bebek / yaşama sırası sende / senin yolunu gözlüyor…işsizlik açlık filan / ……iş kazası yer depremi sel baskını kuraklık falan…..”

Dikkatinizi çekmiştir, seçtiğimiz dizelerde salt iktisat değil ekoloji de var. Elbette ki bu konu, şairin düz yazılarını, romanlarını, tiyatro eserlerini ve hatta senaryolarını da kapsayıcı biçimde uzunca bir makale olabilir. Hatta bir kitap(çık) bile ortaya çıkabilir.Kısa araştırmamızda ozanın yapıtlarında yer alan iktisat temasıyla ilgili doğrudan bir çalışmaya rastlayamadık, gözümüzden kaçmış olan varsa affola. Bir yol açmış oluruz umarım. Kuşkusuz yayınlanmış hiçbir şey yok denilemez. Örneğin Şükran Kurdakul ve Sennur Sezer’in ortak inceleme kitapları olan “Nâzım, Dünya ve Biz” adlı yapıtta Nâzım Hikmet’in şiirinde belirgin temalar ele alınmış. Bunların içinde özellikle Sennur Sezer’in yazdığı “Emek ve Sömürü”(sadece bir alt başlık ele alınmış olsa da) ekonomiyle doğrudan ilgili bir bölüm olmuş.

Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2014’de ikinci baskısı yayınlanmış Nâzım Hikmet adlı çok yazarlı yapıtta Prof. Mutlu Konuk tarafından yazılan bölümde yazar şöyle diyor: “….Nâzım, Türkiye’deki mevcut sosyal koşullara karşı duyarlı olan yeni bir biçim yaratmış ve ilk kez şiirde işçilerin, açlığın, işsizliğin ve yoksulluğun realitesini ele alan bir şair olarak tanınmıştır…..”

Nâzım’ın 1921 yılında Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde (KUTV) ekonomi politik öğrenimi gördüğünü de bu arada anımsatalım.

NÂZIMIN ŞİİRİNDE EKONOMİ: MİNİ BİR POTPORİ

Nâzım, 1913de Feryad-ı Vatan başlıklı şiiri ile başlayan (ilk şiir kitabı 1928de Bakü’de basılan Güneşi İçenlerin Türküsüdür) şiir serüveninde kimi şiirlerinde iktisada doğrudan girmiştir. Şairin şiirlerinde daha çok sanayi ve kent ön plana çıkmaktadır. İşçi sınıfı temalı ve hatta 1 Mayıs’a dokunan şiirlerini görüyoruz. Şiirlerinin genelde iyimser olduğu söylenebilir (Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz….). Ancak ne var ki, şairin sanat yaşamında gelenek-yenilik bireşimi anlamında önemli bir dönüm noktası olan Şeyh Bedrettin Destanında köylü toplumculuğuna ilişkin bir modele açılım da yapar. Şeyh Bedrettin ve arkadaşlarının bütünsel toplumcu bir model ortaya koyup savundukları tartışmalı olsa da! Geçelim örneklere (örnekler bir plana göre dizilmemiştir).

Nâzım kimi şiirlerinde ekonomik olarak açlık temasını ele almıştır. Şiirlerin bugün hala güncelliğini koruduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz gibi. Örnekse,

Açların gözbebekleri (1922)

Bu şiir Türk şiirinin ilk serbest ölçülü şiiri olarak nitelenir. Kısa bir bölüm alalım.

“Değil birkaç / değil beş on / 30.000.000 / 30.000.000! / Açlar dizilmiş açlar! / Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız / sıska cılız…./ Kimi / deri… deri! / Yalnız / yaşıyor / gözleri! / Uzaktan / simsiyah sivriliği / nokta nokta uzayıp damara batan / kocaman balı bir nalın çivisi gibi / deli gözbebekleri,/gözbebekleri!”

Açlık Ordusu Yürüyor (9.8.1962)

Bu da Son Şiirleri adlı kitabından bir şiir. Yine kısa bir bölüm.

“Açlık ordusu yürüyor / yürüyor ekmeğe doymak için / ete doymak için / kitaba doymak için / hürriyete doymak için….”

Şimdi sanayileşme arzusu ile ilgili olarak bakalım.

Makinalaşmak (1923)

1923’de yazılan ama 835 Satır adlı kitapta yer alan bu şiir konstrüktivizm (yapımcılık) bağlamında inşacı yani yapıcı, geliştirici (constructive) bir niteliğe sahiptir. Bu şiire ait olarak gelecekçi (futurist) nitelemesi yapılabilmekteyse de bizim de katıldığımız bir görüşe göre bu pek doğru gözükmemektedir.

Makineleşmeye hayranlık temasının işlendiği bu şiirde dinamo, bakır tel, oto-direzin, lokomotif, türbin vb. teknik terimlere de yer verilmiş. İlerlemenin sanayileşme olarak algılandığı bir endüstriyalist bir paradigmanın yansımalarını görüyoruz. Hatta “karnıma bir türbin oturtup / kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!”dizesiyle oldukça açılan şair, sanki günümüzün makine-insan ya da insan-makine karışımı projelerden söz etmektedir.

Bu şiirin melodik yapısı, serbest düzen niteliği, yeni sözcükler üretilmiş olması vb. açılardan üzerinde çok durulduğunu belirtelim. Belki de bu şiire şairin iktisatla ilgili en özgün şiiri de denilebilir. Bir bölüm alalım.

“trrrrum , trrrrum, trrrrum! / trak tiki tak! / Makinalaşmak istiyorum / Beynimden etimden iskeletimden geliyor bu! / Her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum! / Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor, / damarlarımda kovalıyor / oto-direzinler lokomotifleri….”

Ekonomiye sınıfsal bakış açısına odaklanalım şimdi de.

Türkiye İşçi Sınıfına Selam (12.8.1962)

1962de Saraçhane Meydanı’nda yapılan işçi mitingi için yazılan bu şiirden kısa bir bölüm alalım.

“Türkiye işçi sınıfına selâm/……./ gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan/…../ paranın padişahlığını / karanlığın yobazın / ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!…..”

Yapıyla Yapıcılar (1955)

Şair bu şiirinde inşaat işçilerinin durumunu ele almış. Son yıllardaki inşaata dayalı sermaye birikim modeline uygun iktisadî yapımız ve inşaat sektörünün iş kazaları (cinayetleri) konusunda ilk sırada yer almasını anımsarsak ne kadar da güncel bir şiir. Kısa bir bölüm alalım.

“Yapıcılar türküler söylüyor. / yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. / Bu iş biraz daha zor. /……/ yapı yeri toz toprak, / çamur kar / Yapı yerinde ayağın burkulur, / ellerin kanar. / ….yapı yükseliyor, yükseliyor. /……../ yükseliyor yapı kan ter içinde.”

Vatan haini (28.7.1962)

Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesi olma nitelemesi üzerine kendisine bir Ankara gazetesinde vatan haini olarak sataşılmasına karşı yazılan şiirdir. Bir bölümle anımsayalım.

“…..Vatan çiftliklerinizse, / kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, / …..fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan / vatan tırnaklarıysa ağalarınızın / vatan mızraklı ilmühalse, vatan polis copuysa, / ……./ vatan Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, / vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, / ben vatan hainiyim……..”

Nâzım Hikmet şiirinde emeğin gücü ve sömürülmesini simgesel olarak emekçilerin elleri üzerinden işler. Örneğin “Son Şiirleri”nde “Saman Sarısı” ve “Nerden Gelip Nereye Gidiyoruz” adlı şiirlerde olsun, 1929 tarihli “Sesini Kaybeden Şehir”, “1940 tarihli Beş Dakika” adlı şiirde olsun, “Memleketimden İnsan Manzaraları”ndaolsun hep böyle. Hatta 1949 tarihli bir şiiri vardır ki adı da “Ellerinize ve YalanaDair”dir. Nâzım, halk sınıflarını özellikle emekçileri “Büyük İnsanlık” olarak adlandıran bir şiir de yazmıştır

Büyük İnsanlık (7.10.1958)

Bu şiirde halk sınıflarının mağduriyetini farklı alanlardaki (gıdadan ulaşıma) yoksunluğuyla anlatır şair. Kısa bir bölüm alalım.

“Büyük insanlık ….şosede yayan….ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter….ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.”

Sennur Sezer, yukarıda andığımız çalışmasında, Nâzım’ın şiir-anlatılarındaki emekçi kişilerin pek azının durumlarını düşündüğünü belirtiyor. Ayrıksı durumlardan biri olarak “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı yapıtta Galip Usta tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur. Bu düşünceler daha iyi yaşamakla ilgili isteklerdir. Kapitalizmdeki büyüme saplantısının ötesine geçersek çok anlamlı bir vurgulama gözüküyor.

Günümüzdeki ekonomi-politiğin 1950 -1960 dönemindeki öncülü olan Adnan Menderes (Demokrat Parti lideri) ile ilgili şiirlerden biri de ekonomiyle doğrudan ilgilidir.

Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderese Öğütler (1955)

Nâzım, New York Times gazetesinin 29.12.1954 tarihli nüshasında çıkan “Türkiye Geriliyor” başlıklı yazıdaki eleştirileri esas alarak bir şiir yazmıştır. Birkaç dizeyi alıntılayalım.

“…….Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. /…../ Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını / …../ Elli istiyorlarsa ateş aç, / sonra beş ver. / sendika liderlerinizin birçoğu zaten / …. / …..emir alır polisten /…..”

1950-1960 dönemi TBMM Başkanı olan Refik Koraltan’a ait de bir şiir yazmış Nâzım.

Refik Koraltan (1959)

“Tekstilde umutsuz durum. / Bir işsiz kezzap içti. / Bir milyon çocuk okuldan mahrum. / Kara yara Mardine geçti. / Grev yapan işçiler yakalandı. / Köylü, çiftliklerin ekinini yakıyor… / Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan / başkan Refik Bey, / bel bel bakıyor…./ Biliyoruz, /  tutmuş elinden Amerikan: / Yürü ya Refik Kulum, demiş /…”

Nâzım, kapitalizmin dünya çapındaki örgütlenişini de demokratik düzen, hür ülke tanımlarının öteki yüzünü de aşağıdaki şiirle çizerek anlatır.

Bir Hazin Hürriyet (1951)

“Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, / bir lokma bile tatmadan yoğurursun / bütün nimetlerin hamurunu. / Büyük hürriyetinle çalarsın el kapısında, / ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! / …../ En yakın insanınmış gibi seversin memleketini, / günün birinde, meselâ, Amerikaya ciro ederler onu…..”

Nâzım, iktisata ilişkin konularda kapitalizme ilişkin eleştirilerini faşizm ve emperyalizmi de kapsayarak işlemiş şiirlerinde. Örneğin ilk şiirlerinden “Kırk Haramilerin Esiri (1920)”, “Yaralı Hayalet (1920)”, “Yolcu Yolun Şarksa (1920)” gibi örnekleri vermek olanaklı. Nâzım, şiirinin daha sonraki evrelerinde “Kurtuluş Savaşı Destanı”, “Benerci Kendini Niçin Öldürdü (İngiliz emperyalizmine eleştiri)”, “Taranta-Babuya Mektuplar (İtalyan Faşizmi eleştirisi)” adlı eserlerinde de bunu sürdürmüş.

23 Sentlik Askere Dair (16.7.1953)

Amerikan Dışişleri Bakanı Mister Dalles, Atlantik Paktı’na en ucuz askeri Türkiye’nin sağladığını ve bir Türk askerinin 23 sente mal olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Nâzım bu şiiri yazar. Bu arada anımsayalım. Ünlü finans baronu George Sorosda yakın geçmişte, Türkiye’nin en büyük ve önemli ihracat kaleminin Türk askeri olduğunu söylememiş miydi? Şimdi şiirden kısa bir bölüm alalım.

“Mister Dalles, / sizden saklamak olmaz, / …../ size tanesini 23 sente sattıkları asker / dövüştü zulme karşı o, / ve istiklâl ve hürriyet uğruna / ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek, / …../ kaya gibi yumruğunun son ustalığı: / 922 yılı 9 Eylülüdür. /….Ucuzdur vardır illeti. / Hani şaşmayın, / yarın çok pahalıya mal olursa size / bu 23 sentlik asker, / ……..”

Bu konuda İzmirli Teğmeni dolara satılıp ölmek yerine dağa çıkmaya çağıran bir şiiri de vardır: İzmirli Teğmen (1959)

“…..Karışıyor bir yezit her şeyime, / dolara satılıp ölmek neyime? / Bir çift sözüm var Adnan beyime. / Gel dağa çıkalım İzmirli teğmen…….”

Bu konuda “Asker Kaçağı (1959)”, “Bu Vatana Nasıl Kıydılar (1959)”, “Diyet (1959)”, “Adnan Bey (1959)”, “Korku (1959)”doğrudan ekonomiyle ilgili olmasa da “Beyazıt Meydanındaki Ölü (1960)” adlı şiirleri de anmak yerinde olacaktır.

Bu bağlamda şair Şehitler (1959) adlı şiirinde şehitlere de seslenmektedir:

“…….Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri, / siz toprak altında derin uykudayken / düşmanı çağırdılar, / satıldık, uyanın! / ………”

Nâzım’ın SSCB’de olduğu dönemlerde evrencilik (cosmism) akımı vardı. Bu akımda şairler şiirlerinde Mars’a (Merihe) yolculuk yapacak bir uzay gemisi (günümüzün ElonMusk’ı projesini buralara mı dayandırdı diye düşünmeden geçemiyor insan!) ve giderek güneş dizgesine yayılacak olan (dünyaya yaysak yeterdi gerçi!) yeni toplumsal düzeni işliyorlardı. Bir iki örnek bakalım.

İstihsal Aletleri ve Biz Yahut Merihe Uçacak Zafer

  1. A. M. BogdanofunKızıl Yıldız adlı romanından esinlenmeyle kaleme alındığı belirtilir. Nâzım’ın bu şiiri kitaplarında yer almamış, ilk sevgilisi Nüzhet Hanımın defterinden edinilmiştir. Kısa bir bölüm paylaşalım.

“….Öyle zaman geldi ki / çocuklarımızın en güzeli tayyaremiz / kafamıza / bizi yere mıhlayan çiviler döktü!! / Lakin / bu böyle sürmeyecek / Zaferi bekliyoruz / Merihe uçacak zaferi!! / ………/ İşte / (D.S.F.C.)nin ilk telsizinden / Merihe uçacak zafer bu!!..”

Şiirde geçen DSFCyi Dünya Sosyalist Federasyonları Cumhuriyeti olarak, telsizi de radyo olarak anlamak uygun olabilir. Şiirdeki noktalamalardaki serbestlik (çifte ünlemler vb.) dikkatinizi çekmiştir sanırım.

Bir de uzay turizmi şiiri görelim mi? (başlık yok, yazılma tarihi Aralık 1959)

“Merih’e giden kosmos gemisinde turistler / yeryüzüyce yazılmış şiirler okuyacak. / Her sözü beste beste, renk renk, kat kat açarak / en sırlı çekirdeğe ulaşabilecekler.”

NÂZIM DOĞRUDAN EKONOMİK ETKİNLİKTE

Şair, Bursa Cezaevi’nde yatarken bir vesile ile 1942 yılında dokumacılığa başlıyor, yedi yıl boyu hemen her gündüz tezgâhların başında dokuyor. Memet Fuat’ın Adam Yayınları’ndan çıkan ve şairin yaşamını her yönüyle konu edinen kitabından alıntılayalım.

Nâzım Hikmet,  Ertuğrul adında genç bir adam ve Raşit Kemali isimli edebiyat heveslisi bir başka genç (şairle birlikte 3.5 yıl hapislik yapmış olan ve ilginçtir kendisi de bir 2 Haziran’da ölmüş olan yazar Orhan Kemal yani ile birlikte yatıp), cezasını çekip çıkan bir hükümlünün dokuma tezgahlarını devir alırlar…..

Sürekli bir gelir kaynağı  bulmak için düşünüp duran Nâzım Hikmet bu öneriye (dokumacılığa) dört elle sarılır. Hesapları Nâzım tutuyor, kârı da şöyle bölüştürüyordu: Bir pay Raşit Kemali (yazar Orhan Kemal) için, bir pay Ertuğrul’a, iki pay yazar Kemal Tahir’e, iki pay (karısı) Piraye’ye ve bir pay da kendisine. Bütün yatırımı şair yaptığı halde, dışardakiler için ikişer pay ayırıyordu.

Kemal Tahir’in de hakkı vardı. Şöyle diyordu Şair: ‘Biz burada harıl harıl sergiye hazırlanıyoruz. İstanbul’da açılacak olan Yerli Mallar Sergisi’ne bizim tezgâhlar da mal gönderecek. Mucidi şahsen özüm olan ve adını, beraber çalıştığımız ustanın köyüne izafeten, Kaymakçıköy Kumaşı dediğim bir çeşit ve emsali piyasada mevcut olmayan yarı ipek, yarı iplik ince bir gömleklik de bu vesileyle dünya yüzü görecek.

Burada daha dokunurken kapış kapış aldılar. Ve ipek memleketi Bursa’nın ipekçi ustaları hayrette kaldılar. Şakarı brak ama, hakikaten harcıâlem bir ipekli icat ettim. Halis ipeği halis pamukla karıştırıp, ter  çekmesi bakımından da faydalı, demokrat bir ipekli çıkartdım. Şu prensip daima doğrudur: Yapılanı iyice bildikten sonra, ona yeni bir şey katmalı, bunun içinde bilgi, zevk ve kafa el elele çalışmalı. Yeni icadımdan yeni bir şiir yazmış kadar memnunum. İbrahim Balaban da – köylü ressam – dokumacılar isimli bir tabloyla sergiye iştirak ediyor.

Sergi hazırlığı bittikten sonra benim Kaynakçıköy İpeklisi’nden kızıma da iki buçuk metre yollayacağım, sıcakta gömlek yapıp püfür püfür giyer.  (…) Dışarı çıkarsam, dehşetli projelerim var. Hepinize rahat rahat hikaye, şiir yazmak imkanını – maddi imkanını – hazırlayabileceğim. Dokumacılığı katiyen bırakmayacağım. Demokrat lüks eşya yapacağım.’ Sonra şöyle yazmış : ‘Sergiden zarar ettik. Ama zararı çıkarmaya çalışıyoruz.’ Daha sonra da şöyle: ‘Biz burada dokumacılıkta bir kriz geçirmekteyiz, işler birden bire durdu. Lakin bunu da alt edip yine tezgâhları tıkırdatacağız elbette (20 Haziran 1947)’. En sonunda da şöyle:  ‘Sekiz dokuz aydır mekik attığım yok. Tezgahlar öyle kapalı durur.(Kasım 1948)’.

YA ÇEVRE?

Nâzım’ın şiirlerinde iktisada koşut olarak doğa duyarlılığı da vardır. Bu anlamda onun iktisat anlayışının sürdürülebilir yaşam başlığında ele alınması daha uygun olacaktır. Bir iki örnek verelim.

Şair Çocuklarımıza Nasihat (1928) adlı şiirinde şöyle yazmıştır:

“…….Ayırdetme öz anandan / toprak ananı / Toprağı sev / anan kadar…”

Kuvâyı Milliye Destanında Yirmi Birinci Yaprak başlığındaki şiirde de şöyle der Nâzım:

“Toprağın ismiyle başlarız söze. / Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli. / Sendedir ekinimizin tohumu / ve yapılarımızın temeli. / Demirimiz ve kömürümüz sendedir. / Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz, / sendedir… / Sen ki topraksın / durup dinlenmeden değişirsin / Su damlalarında halkeyledin bizi. / Biz seni değiştirip / değiştirmedeyiz kendi kendimizi…/ ……”

Nükleer silahların Hiroşimada kullanımı konusunda da şiirler yazar: Umut (1958) ve Kız Çocuğu (1956). Kız Çocuğundan şu dizeleri anımsıyorsunuzdur muhtemelen.

“……Hiroşimada öleli / oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım, / büyümez ölü çocuklar….”

Bu bağlamda Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne (23 Nisan 1963) adlı şiirini de unutmayalım.

SONSÖZ

Kuşkusuz bu yazı uzun gibi görünmekle birlikte çok kısıtlı oldu. Başta da belirttiğimiz gibi bu bir ölüm yıldönümü anma yazısıdır. Hem şiir hem de ekonomi-politik ile ilgilenen etkin okuryazar dostlarımıza  Nâzım Hikmet’in yapıtlarında iktisat teması hakkında çalışmanın ilginç olduğu kanımı paylaşmak isterim. Bu konularda pek fazla çalışma yok ama, İletişim Yayınları’ndan çıkmış Edebiyattaki İktisat adlı kitap gözüme çarptı. Kitabın sayfalarında Nâzım Hikmet’e rastlayamadım! Nâzım Hikmet ile ilgili örneğin şu sorular ilginç gözüküyor: Nâzım’ın gerek Kemalistler ile ilişkilerindeki dalgalanmalar olsun, gerek Stalinizm ve TKP ile ilişkilerindeki dalgalanmalar olsun acaba yapıtlarını nasıl etkiledi? Bu soruya kısmen yanıtlar aranmış ama bunun iktisat temasına yansıması nasıl oldu, bu yok mesela!

Daha fazla uzatmadan bu noktada sözü Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Haziranda Ölmek Zor adlı şiirine bırakalım mı?

“uyarına gelirse tepemde bir de çınar / demişti on yıl önce / demek ki on yıl sonra / demek ki sabah sabah / demek ki manda gönü / demek ki şile bezi / demek ki yeşil biber / bir de memetin yüzü / bir de güzel İstanbul / bir de saman sarısı / bir de özlem kırmızısı / demek ki göçtü usta / kaldı yürek sızısı / geride kalanlara”