Davutoğlu çark etti! Defterinden Bahçeli çıktı: 7 Haziran-1 Kasım sürecinde…

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Davutoğlu canlı yayında yaptığı açıklamada “Benim teröre destek verdiğim gibi bir argüman sundular. Bunu 31 Mart’tan önce Öcalan’dan mektup getirip, kardeşini televizyonlara çıkaranlar bunu bana söylüyorlar” dedi. Davutoğlu, 7 Haziran-1 Kasım sürecinde MHP’ye giderek önerilerde bulunduğunu belirterek, “Beni hayrete düşüren şu oldu: mücadelenin bu kadar sert sürdüğü günlerde MHP Genel Başkanının tekliflerime hayır demesi. Şimdi bunu demediğini iddia ediyor” diye belirtti.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkarken Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı’na taşıdığı Ahmet Davutoğlu, geçen günlerde söylediği ve çokça tartışılan “Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz; 7 Haziran ile 1 Kasım arası en kritik dönemlerden biri” sözleri sonrası ilk kez kameraların karşısına geçti. Davutoğlu TV5 canlı yayınında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Ahmet Davutoğlu açıklamalarına başlamadan önce TV5 programcılarına “Beni ekrana çıkardığınız için işinizden olmayacaksınız değil mi?” diye sordu.

TV5’te Suat Toktaş’ın sunduğu ‘Düşünme Vakti’ programında Mustafa Yılmaz, Özlem Akarsu Çelik ve Gürkan Zengin’in sorularını yanıtlayan Davutoğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:

Davutoğlu, başbakanlık görevini bıraktıktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ile arasında yaşandığı iddia edilenlerle ilgili “Ben Cumhurbaşkanı ile yaşadığım ihtilafları o açmadıkça, gerekli olmadıkça hiçbir zaman açmadım, açmam” dedi.

‘BENİ HAYRETE DÜŞÜREN MHP GENEL BAŞKANININ TEKLİFİME HAYIR DEMESİ OLDU’

MHP’ye gittğimde uzun dönemli bir koaliasyon olmayacağını biliyordum. O zaman yaptığımız öneriler şunlar oldu: Uzun dönemli koalisyon, kısa dönemli, seçime kadar AKP- MHP koalisyonu. AKP’nin azınlık hükümetine MHP’nin destek vererek Meclis’ten güven oyu almam. 4’üncüsü bu da olmayacaksa Cumhurbaşkanımızın yönlendirmesiyle seçim öncesi gidilecek anayasal hükümete katkıda bulunmak .Ve beni hayrete düşüren şu oldu: mücadelenin bu kadar sert sürdüğü günlerde MHP Genel Başkanının tekliflerime hayır demesi. Şimdi bunu demediğini iddia ediyor.

“Benim konuşmam bir saat. O cümle 27 saniye. Dostoyevski’nin romanının bir bölümünü okursanız oradan bir suç çıkarabilirsiniz. Bütününü okursanız oradan bir klasik çıkar. Bana saldırmak maliyetsiz. Muhalefet bana saldırdığında bir maliyeti yok. Özellikle iktidara yakın medya kuruluşlarında saldıranlar ise ödüllendiriliyor.

Beni teröre destekle suçluyorlar, bunu 31 Mart’tan önce Öcalan’dan mektup getirip, kardeşini televizyonlara çıkaranlar söylüyorlar

Ben şunu dedim. Sandıktan çıkan neticeye saygı göstermek gerekir. Bu adayların seçime girmesi için bir engel varsa bu YSK’nın yetkisinde. Eğer göreve başladıktan sonra suç işlemişlerse mahkemeye çıkarılmalılar.

Benim teröre destek verdiğim gibi bir argüman sundular. Bunu 31 Mart’tan önce Öcalan’dan mektup getirip, kardeşini televizyonlara çıkaranlar bunu bana söylüyorlar. Beni tanıyan seven insanlar bile bana soruyorlar. Peki kim bu suçlamayı yapan? Benim dönemimde hükümette yer almış isimler ya da MHP yöneticileri. Halktan bir talep geldi ve ben bu konudaki pozisyonumu netleştirdim. Terörle mücadele benim için en net unsurdur dedim ancak bu hukuken olmalı. Bana eleştiri getiren 2 yer vardı.

Niye 7 Haziran-1 Kasım dedim. O dönem benim mecliste çoğunluğum yoktu. 1 Kasım’dan sonra zaten çoğunluğu kazanmış ve terörle mücadelede risk alabilecek durumdaydım. 7 Haziran sonrası HDP çoğunluğu kaybettiğimiz için tahrike başladı. O zaman onları da uyardık, eğer siz siyasi partiyseniz bu eylemlere destek vermeyin dedik.

 

Davutoğlu’nun bahsettiği ‘defterler’ açılmaya başlıyor… ‘Dost gruplara’ silah verilmiş

 

“3 Temmuz günü güvenlik birimlerine talimat verdim”

O dönem şehitler verdik. 3 Temmuz günü güvenlik birimlerine talimat verdim. Nasıl olsa geçici bir hükümet var. Biz tahrikler de yaparız eylemler de yaparız dediler. Bütün terör örgütleri harekete geçti. 7 Haziran akşamı verdiğimiz sözün gereği olarak bu devleti, milleti 1 saniye kimsesiz bırakmayız dedik. Bütün kurumlar harekete geçti ve mücadele başladı.

O dönem terör örgütünün her türlü tahriki yapmasını beklersiniz. Beni üzen iki şey oldu. Birisi MHP Genel Başkanı’na koalisyon için gittiğimde terörle mücadeleye destek için bizim hükümetlerimize destek vermesini bekledim. Beni şaşırtan sonuç yaptığımız tekliflere MHP’nin Genel Başkanı’nın hayır demesi. Şimdi diyor ki ‘hayır demedik’ diyor. Ben kendisinden izin alarak halkın önüne çıktım ve reddettiğini söyledim. Şimdi kendisi böyle bir şey yok diyor.

MHP tarafından bana ‘sandığa saygı gösterildin, demokratik hukuk devletinin gerekleri uygulansın’ dediğim için saldırı oluyor. Bana teröre destek verme suçlamasında bulundular ve kimsenin bunu yapmaya hakkı yok, ben böyle bir şeye izin vermem. Arkasında meclis çoğunluğu olmadan terörle mücadele kararı almış kaç kişi var?

“BEN VAN’DA ŞEHİTLERİN CENAZİSİNDE İKEN BENİM ARKADAŞLARIM MECLİSTE AYAK OYUNU YAPIYORLARDI”

Beni derinden üzen diğer gelişme 12 Eylül kongresine giderken toplamda 29 şehit verdiğimiz hafta Van’da bu şehitlerin cenazesine katılırken benim arkadaşlarım mecliste atak oyunu yapılarlardı. Kongre için bazı delegelerden imza toplamaya çalışıyorlardı. İkinci eleştirim ben cenazelerdeyken İl Başkanları’ndan, kongre üyelerinden benim karşımda imza topluyorlardı. Ben Ankara’ya döndüğümde ‘ateş çemberinden geçerken sizinle MKYK listesi müzakere etmem’ dedim. Bunlar yersiz söylenmiş sözler değil. MHP’lileri tenzih ederim, AKP tabanını tenzih ederim, onlar teröre karşı mücadeleye destek veren insanlardır. AKP’den benim tarihimi silmeye çalıştılar.

Tehdit yoktu. İki husustan bahsettim ve ikisini de açtım. Hayatım şeffaftır, sözüm açıktır, bir şey söylersem net söyler ve spekülasyon yapılmasına izin vermem. Tehdit alıyorum. Bedel ödetmek bir tehdittir. O hiç önemli değil, o yola çıkan bunları göze alınmıyorsa çıkmamalı. İyi niyetli eleştirileri anlarım.

Başımın üzerinde yeri var. O 27 saniyelik konuşmadan bunları çıkaranlar, üzerinde tepinenler FETÖ, PKK ve troll çeteleridir. Bu üçünün bana karşı bir ittifak etmesi bile birçok şeyi ortaya koyuyor. O dönemdeki bütün mücadele demokratik hukuk devletinin içinde verilmiştir. O gün yaşananlar devlet tarafından yapıldı da PKK mazlum gibi bir algı var. Benim Başbakanlığım döneminde yapılan her şeyin hesabı verildi. O dönemki saldırıların failleri yakalandı ve yargılandı.

O dönemdeki birçok kamu görevlisi hakkında yürütülen birçok soruşturma var. Bir kişinin sürüklenme görüntüleri vardı. O görüntü bana geldiğinde ‘terörle mücadele yürütebiliriz ama insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına izin vermeyiz’ dedim. Soruşturma başlatıldı. Terörle mücadeleye destek veririm ama demokratik hukuk devleti ilkeleri ve insan hakları her zaman daha önemlidir.

Benim literatürümde hiçbir arkadaşımla ilgili geçmişi karıştırma gibi bir şey olmaz. Kongrede bana yapılanı unutamıyorum. Dava arkadaşlığı böyle olmaz dedim, en azından terörle mücadeleyle uğraşırken bunlar olmamalıydı dedim. Bir diğeri de halkın vicdanı. Eğer o vicdandan korksaydım sokağa çıkmazdım.

7 Haziran-1 Kasım arasında Gar saldırısı olduğunda öyle bir acı hissettim ki, oradaki bütün yaralıları ziyaret ettim. Başbakan olarak görevim o acıyı yüreğinde hissetmektir. Arkasında kim vardır hepsini araştırırsınız. Benim o zaman Başbakan olarak görevim şuydu, ülkeyi bir an önce hükümete kavuşturmak.

O yüzden koalisyon görüşmelerinde samimi davranmaya gayret ettim. Olamayınca bir an önce seçime gitmeye çalıştım. Meclisten güven oyu alamamış bir hükümet zaaf çıkartabilirdi. Hiçbir zamanda devlet otoritesi kavramını kullanmadım. Kullanılması gerektiğini düşündüğüm kavram kamu düzeniydi her zaman. Eğer bütün sayfalar açılırsa açıklamalar var, o hendekleri kimin kazdığının da açıklamaları var. Benim vicdanım da bu anlamda huzurlu.

“Bana terörist demeselerdi  o açıklamaları yapmazdım”

Türkiye o dönemde zaafa düşmemişse, herhalde en büyük pay sahiplerinden biri o dönemi yöneten Başbakan’ın olmalı. Belki bazı acı hatıralar vardır, ortaya çıkar ama bizim üstünü örttüğümüz bir şey yoktur. Bana yapılan en ağır itham teröre destekti. Bana bunu söylemeseler ben o açıklamaları yapmazdım.

İki polisin öldürülmesi olayında FETÖ’nün emniyet güçleri ve silahlı kuvvetler içine sızmış unsurları çok ciddi provokasyon yaptılar. Devletin içine bir şey sızmışsa her an tetikte oluyorsunuz.

Ceylanpınar saldırısını PKK terör örgütü üstlendi. Suruç’u da IŞİD üstlendi. Suruç’ta hukuku bir süreç işledi. Ceylanpınar’da da şüphelileri gözaltına alındı ve beraat etti, bu yargının kararıdır, ben hukuka bunlar suçludur ve cezalandırır diyemem ki. Doğal olarak onunla ilgili bir bilgim yok. Ceylanpınar saldırısının PKK tarafından yapıldığı ve sahiplendiği net.

Ben Van’da şehitleri defnederken benim aleyhimde liste çalışması yapıyorlardı. Bunu neden yaptıklarını bilemiyorum, onlara sormak lazım. Beni üzen ve şaşırtan buydu zaten. Ben siyasetin böyle olduğunu düşünmüyordum, belki saf bir düşünce. O hafta siyasetin

“Zamanında Bahçeli’yi alkışladım diye beni ihanetle suçladılar”

Makyevelist tarafıyla ilgili bir şey yaşadım. Gerekçeleri onlara sormak gerekir. Herhalde bir Genel Başkan kendine uygun bir teşkilat kuracaktır, Genel Başkan ona göre davranacaktır. Ben Cumhurbaşkanı’mızdan almış olduğum MYK’da da değişiklik yapmadım, isimleri getiren onlar. Bu konuda izahatı o arkadaşların yapması gerekir. Bugün Bahçeli’ye çok yakın bazı yazarların, zamanında ben Bahçeli’yi alkışladım diye beni ihanetle suçladığı olmuştu. Koalisyon görevlerini de yürüttüm, aldığım görevi bir tiyatro olarak sürdürmem ama koalisyon yapılamıyorsa seçime de gitmemiz gerekiyordu. 63. Hükümet olarak da oradaki arkadaşların hepsine teşekkür ediyorum.

“O zamanki tablo, bu sürecin suistimal edildiğini ortaya koydu”

Çözüm süreci, bu topraklarda o dönemde kendi içimizde bir meseleyi çözeceksek, bundan daha güzel bir şey olabilir miydi? Hepimizin beklentisi Mayıs 2013’te Türkiye sınırları dışına çıkılması ve silahların bırakılmasıydı. 2013 yazı üzerine bir çalışma yapmak istiyorum çünkü Türkiye ve Orta Doğu karakterini etkileyen tarih odur. Hepimiz bu konuda seferber olmuşken IŞİD sahneye çıkarıldı, Mısır darbesi yaşandı ve bütün Arap Baharı demokratik niteliğini kaybetti, otokratik rejimlere geri dönüldü, Suriye’de kimyasal silah kullanıldı ve her türlü şiddeti mazur görüldü. Türkiye’de de Gezi ve 17-25 Aralık yaşandı.

O dönemde Türkiye’de çözüm sürecinin yürüyor olması Türkiye’nin alameti farikasıdır. Terör örgütü bunu nerede istismar etti, kamu sürecini bozacak eylemler düzenleme suretiyle. Sn. Başbakanımız bütün o süreçleri kendisi yönetti ve kendisi öne çıktı, biz de o dönem destekledik. Terör odaklarının dağıtılması için görüşmeler yürütüldü. Bunu görenler terör örgütlerini kullanarak bunu kamu düzeninin olmayacağı yeni bir düzen olarak değerlendirmeye çalıştılar. Ben Başbakanlığı devraldığımda Cumhurbaşkanı FETÖ ile mücadeleyi ve çözüm sürecini sürdüreceksiniz dedi.

O zamanki tablo, bu sürecin suistimal edildiğini ortaya koydu. 7 Haziran seçimlerinden sonra bunların amacının çözüm değil, Suriye gibi tamponlar oluşturmak olduğu ortaya çıktı. 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da bu tablo yaşanınca terörle mücadele net bir şekilde başladı. Kamu düzeni olmayan bir süreç veya çözüm olamaz.

Çözüm sürecinin ne kadar samimi bir şekilde başlattıysak, kamu düzenini de o samimiyetle korumaya çalıştır. Başbakanlık görevini bıraktığımda Türkiye’de tek bir hendek, tek bir barikat, illegal bir yapılanma kalmadı. Dağlara doğru bir mücadele başlatıldı. Bugün de terörle mücadele konusunda yapılan her adıma destek veririm ama bölge halkının kalbini kıracak ya da demokratik hukuk devletine aykırı ne varsa karşı çıkarım.

“Cumhurbaşkanı’yla görüş ayrılıkları yaşadık”

Eğer bir yerde görüş ayrılığı yoksa orada özgür düşünce yoktur. 12 Eylül Anayasa’sı diye ucube bir anayasası var ki, tüm yetkiyi başbakana, yetkisizliği cumhurbaşkanına vermiş. Bu anayasal ucube durum bazı şeyleri çözmeyi zorlaştırdı, tabii ki Cumhurbaşkanı’yla görüş ayrılıkları yaşadık.

Bu zinhar birilerini tehdit için kullanılmış bir şey değil, bu konular devlet mahremiyeti içinde olan hususlardır. Cumhurbaşkanı’mız açmadıkça açmadım, açmam. Şu yüzden söyledim onları da, AKP kurumsal kimliği altığında teröre destek açıklaması yapıldığı için kimse kusura bakmasın, onun altında kalmam.

Ben cumhurbaşkanı ile yaşadığımız ihtilafları o açmadığı sürece açmam. Devlet krizi çıkacağını hissettiğinizde, ki ben öyle hissettim, Mayıs 2016’da ‘Devlet krizi çıkacağına ben çekileyim’ dedim.

İhtilaf edilen konuları devlet hayatı içinde çözmek gerekir. Fikir ayrılıklarının ilkesel bir noktaya geldiğini hissettiğimde ve çözülmeyeceğini düşündüğümde devlet krizi çıkacağına görevi bırakmaya karar verdim. Geçmişi bilen biri olarak burada fedakarlık yapmayı tercih ettim.

Türkiye’de 3Y ile mücadele edilseydi, enflasyon yüzde 4 olsa, enflasyon düşük olsaydı, şeffaflık yasası geçmiş olsaydı ve halk siyasetçilere güvenseydi daha az kitap yazmaktansa siyasette mutlu olurdum.

Son 3 yılı şöyle tarif edeyim, gördüğüm hususları zikrettim ve her türlü faaliyete katıldım. Referandumda yanlış bir sisteme gittiğimizi gördüm. Cumhurbaşkanı’yla da görüştük. 15 Temmuz’dan sonra o olayla ilgili kanaatlerimi kendisine aktardım. Anayasa Paketi ortaya çıktığımda Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı’na çok ciddi sakıncalar içerdiğini ifade ettim. Kampanyalara katılmayacağımı ve inanmadığım bir şeyi savunmayacağımı da ifade ettim. Dış politikayla ilgili görüşlerimi ve ittifaklarla ilgili görüşlerimi de izah ettim.

2018 seçimine giderken de Erdoğan adayımızdır diye destek ifade ettim ve o an milletvekilliğim de bitti. Ayrılığımdan bu yana istişare için 1 kere bile çağırılmadım, bütün görüşme talepleri benim tarafımdan yapıldı. İçerde kalsın diyorlar ya, demek ki arkadaşların bana ihtiyacı yok diye düşündüm. İnanmadığım bir sistemin içinde yer almak düşünmeyeceğim bir şeydir.

“Beni ihraç etmelerini beklemiyorum, beni zaten tarihten ihraç ettiler”

Davutoğlu parti içinde bunları söylüyor hala makam beklentisinde diyen bazı kişiler var. Biliyorum onları onların hayatı hep öyle geçmiştir. İnanmadığım bir sistem içinde bir beklentim olmaz. O günden beri de düzelmesini bekledim. Özellikle bu yılın başından itibaren bu konuda ümidim sarsıldığı için bana gelen arkadaşlarla istişare etmeye başladım.

İlk talepler AK Parti saflarından gelmeye başladı. 15 Temmuz’daki il başkanları sırf benim dönemimde görev yaptıkları için görevden alındılar. Orada halkla birlikte mücadele etmiş insanlar, bırakın metal yorgunluğunu yorgunluğu tanımamış insanlar. Bunları görünce AK Parti’deki temel görüşlerle ilgili çok ciddi kaygılar bana geldi. Bana gelen arkadaşlarla ne yapacağız diye düşünmeye başladık ve sonucunda manifesto ortaya çıktı. Altında benim imzamın olmasının sebebi, 31 Mart’tan sonrasında 4 yıl seçim olmayacağı düşüncesiyle bir manifesto yayınladık. Buradaki amaç düzelmesi, sistemi zayıflatmak değil. Beni ihraç etmelerini beklemiyorum, beni zaten tarihten ihraç ettiler.

TRENDEN İNMEDİK İTİLDİK

Bakın beni nasıl ihraç ettiler. Tebessüm ederek burayı açacağım çünkü ancak tebessüm edilebilecek bir şey. Kongre’de ben AK Parti delegesi yapılmadım. Düşünün ki rahatsızlık geçirdi diye Deniz Baykal bir vefa duygusuyla milletvekili yapıldı. Yapsınlar diye söylemiyorum ben kendim reddettim. 2018 kongresinde o görevleri yürütmeme rağmen delege yapılmadım. AK Parti ile tek bağım üyelik. Delege yapsınlar diye söylemiyorum, burada kopuş bizden değil. Trenden inenler diye kimler kastedildi, 2 senedir bunu dinliyoruz. Biz makinist koltuğunda otururken itildik. ‘Eyvallah’ dedik, ‘istikametinde gitsin de itilmemiz sorun değil’ dedik. Bir sürü insan ortak kaygılarını yansıttı o metinde. Şu an AK Parti içinde olan insanlardan da destek aldık. Manifesto şahsi bir metin değildir. Şöyle düşünün, 31 Mart seçimleri bitsin ve her şeyi net koyalım ortaya dedik. 2 yol vardı. Ben üçüncüsünü düşünmüyordum. 1, metin yazalım ve etrafında konuşalım denmesiydi. 2, dönüp denebilirdi ki ‘böyle diyorlar ama doğru değil’. Bu da yapılmadı. Üçüncü yol yok saymaktı, bu yapıldı.

‘BUGÜN PARTİ KURMA GÜNÜ DEĞİL’

Partilerle alakalı haberlerin çoğu gerçek olmayan şeyler. Sürecin getirdiği bu. Mesela sürekli kapalı kapılar altından eleştirip Türkiye inişli çıkışlı bir ortamdayken susarsanız, dışarıda kalabilirsiniz. Her gün refleksif olarak davranıp eleştirirseniz yine aynısı olabilir. Bugün parti kurma günü değil, bugün öncelikle konuşma günüdür, herkes heybesinde ne varsa ortaya koyacak. Kanal nehrin içinde akılır. Neden Anadolu’yu dolaşıyorum? Sakarya’da 3 saat halkın arasındaydık, Diyarbakır,’da sahurdan iftara kadar halkın arasındaydık. İhtiyaç varsa parti kurulur, parti kuralım diyerek parti kurulmaz. Devam da edeceğiz halkın da nabzını ölçmeye. Bu milletin içinden akış devam edecek, sonunda bir partiye dönüşecekse, AK Parti nasıl ortaya çıktıysa buradan da bir parti ortaya çıkar. Ciddi bir zayıflama var ve halkta da beklenti artıyor. Erbakan hocamız AK Parti kurulurken kimseyi ihanetle suçlamadı. Şu anda böyle bir ortam yok AK Parti içinde. Görüşünü beyan edenler susturuluyorlar. O zaman yapacağınız şey şu, milletin içinde olmaya devam edeceğiz. Geçmişte il başkanlığı yapmış arkadaşlarımı bize sürekli raporlar gönderiyor. Bütün illerde istişare yaptığımız arkadaşlarımız var. Ona göre bir karar almak durumundayız. Eğer yeni bir parti halkın talebini karşılamıyorsa bir karşılığı olmaz. Slogan açık. İstisnasız herkese düşünce özgürlüğü, temel hak ve insan özgürlüklerine dayalı bir düzen, kimseye ayrım olmaksızın adalet ilkeleri. Özgürlük güvenlik dengesi, kamu dengesi, rasyonel ekonomi anlayışı. Yakın bir zamanda bunların temel ilkeleri maddeler halinde açıklanacak.

YAZILARAK OLMUYOR BARİ KONUŞALIM

Şöyle düşünüldü, bazı yazılarak olmuyor, bari konuşarak anlatalım. Bu yüzden konuşmaya başladık. Ekonomi iyi yönetilmiyor ve sadece dış baskılarla bunu ifade edemezsiniz. Dünyada gelişmiş enflasyon yüzde 1,2. Bizim gibi ülkelerde 4,9. Bizdekini başarı gibi yansıtıyorsanız bu olmaz. Bir de TÜİK hesaplarına güven kalmamışsa… Ekonomide liyakata güven verelim, rasyonel adımlar atılsın dedik, onlara da sessiz kalındı. O konuşmalardan sonra bize söylenen neydi, ‘ihanet ediyorsunuz’. İkinci gelen de ‘ümmeti bölmek’. Bunlar bizi yaraladı.

Biz kimseyi bölmedik, ben dini kavramların bu kadar yozlaştırılmasına temelden karşıyım. Eğer ümmet bir bütünle 81 milyon vatandaşımız bunu bir parçasıdır. Bizim dinimizde kimseyi aforoz etme gibi bir yetki yok. Ümmetin derdi var diyoruz sadece, suçlamayı bırakın onunla ilgilenin. Ekonomik krizle, adalet yerlerde sürünüyor onunla ilgilenin.

Hz. Ömer’in adaletini söylemekle adalet gelmez. Bir de 18. kuruluş yıl dönümüzde benim AK Parti’nin kendi içinde ıslah edilip tekrar ayağa kaldırılmasına olan inancım gittikçe azalıyor. Ya içerden bir hareket başlaması lazım ama öyle bir ihtimal yok. Yukarıda da düzelme iradesi yok. Bizim nihai sorumluluğumuz herhangi bir partiye ve gruba değil, milletedir.

“Hiçbir mevki ve makan peşinde değilim”

Önümüzdeki günlerde tekrar çağrılarımı yapayım bütün yetkililere, söylediğimiz ilkeleri tekrar gözden geçirin. Bizim değil o miras, bu yüzyılların mirası. Bizim babalarımızın dedelerimizin mirası, şahsi bir miras olarak göremeyiz. Manifestoyu bir daha okuyun. Orada yanlış söylemişsek her türlü şeyi söyleyin. Ama ihanet gibi suçlamalarla kalbimizi kırmayın. Çıkın söyleyin ‘Eski Başbakan yanlış söylüyor, adalette sıkıntı yok, nepotizm yok’ diyin.

Hiçbir mevki ve makan peşinde değilim, bazıları bunu zikrettiği için söylüyorum. Manifestoyla koyulan ilkeler AK Parti’nin kurucu ilkeleridir. 100 yıllık ülkemizin kuruluş ve devlet olarak sürdürülebilme ilkeleridir. AK Parti kurulurken ortak akılla kuruldu, biz manifestoda bunları hatırlattık.

Biz AK Parti’yi hiç kullanmadık tabir olarak, biz arkadaşlarla AK Parti’nin AKP’lileştiğini düşünüyoruz. Biz herkesle konuşmaya hazırız. Ankara’da ‘gelin mahallelerimizden çıkalım, gelin konuşalım, bizim buna ihtiyacımız var’. Yoksa bu mesele bizim çağırılıpta ‘şu kurulda bir yer vermek istiyoruz’ diyerek çözülecek bir mesele değil. Onlar dese ki gelin konuşalım, konuşuruz.

“Duam AK Parti’nin kendi eksenine dönmesidir”

Bana en ağır hakaret etse de, konuşmamın tamamını dinlemeden hakaret edenlere de biz ‘gel’ deriz. Ümidim yok oldu diyorum. Eğer önümüzdeki günlerde bu çağrımız yanıtsız kalırsa, ‘yeni bir hali yeni bir yol olarak bağlamaz’ lazım. Dikkate alınmazsa yeni bir yoldan kastım da açıktır. AK Parti’nin genel başkanlığını yapmış birisi olarak, duam AK Parti’nin kendi eksenine dönmesidir.

“YENİ BİR YOL YENİ BİR PARTİYE YÖNELİR Mİ, YÖNELİR”

Bu linç ve yok sayma karşısında, kimle gelseniz, kimle olsanız da bu meydandayız, bu meydanda kalacağız, -siyaset ve devlet meydanını kastediyorum- çok geç olmayan bir vakitte bu yeni bir yolun ana hatlarını milletimizle paylaşacağız. Yeni bir yol yeni bir partiye yönelir mi, yönelir.

Süreçtir bu, dinamizmi verecek olan şey budur. Nisan ayında böyle bir soru sorulsaydı daha uzun bir zaman olacağını söylerdim. Bir devlet adamının, bir diplomatın yapmaması gereken şey erken davranmamaktır. Ben ihraç etmelerini beklemiyorum, zaten ihraç ettiler.

Vefa üzerine kurulan bir parti, benim adımı silseler gocunmam. 2015 tarihini silerseniz, o dönem görev yapan herkesi yok saymış oluyorsunuz.

Partilerle alakalı haberlerin çoğu gerçek olmayan şeyler. Sürecin getirdiği bu. Mesela sürekli kapalı kapılar altından eleştirip Türkiye inişli çıkışlı bir ortamdayken susarsanız, dışarıda kalabilirsiniz. Her gün refleksif olarak davranıp eleştirirseniz yine aynısı olabilir. Bugün parti kurma günü değil, bugün öncelikle konuşma günüdür, herkes heybesinde ne varsa ortaya koyacak. Kanal nehrin içinde akılır. Neden Anadolu’yu dolaşıyorum? Sakarya’da 3 saat halkın arasındaydık,

Diyarbakır,’da sahurdan iftara kadar halkın arasındaydık. İhtiyaç varsa parti kurulur, parti kuralım diyerek parti kurulmaz. Devam da edeceğiz halkın da nabzını ölçmeye. Bu milletin içinden akış devam edecek, sonunda bir partiye dönüşecekse, AK Parti nasıl ortaya çıktıysa buradan da bir parti ortaya çıkar. Ciddi bir zayıflama var ve halkta da beklenti artıyor. Erbakan hocamız AK Parti kurulurken kimseyi ihanetle suçlamadı. Şu anda böyle bir ortam yok AK Parti içinde.

Görüşünü beyan edenler susturuluyorlar. O zaman yapacağınız şey şu, milletin içinde olmaya devam edeceğiz. Geçmişte il başkanlığı yapmış arkadaşlarımı bize sürekli raporlar gönderiyor. Bütün illerde istişare yaptığımız arkadaşlarımız var. Ona göre bir karar almak durumundayız. Eğer yeni bir parti halkın talebini karşılamıyorsa bir karşılığı olmaz. Slogan açık. İstisnasız herkese düşünce özgürlüğü, temel hak ve insan özgürlüklerine dayalı bir düzen, kimseye ayrım olmaksızın adalet ilkeleri. Özgürlük güvenlik dengesi, kamu dengesi, rasyonel ekonomi anlayışı. Yakın bir zamanda bunların temel ilkeleri maddeler halinde açıklanacak.

“Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan benim kadim bir dostumdur”

18 heyet kabul ettim. Arkadaşlarımızla prensip olarak kabul ettiğimiz husus bize ne yapılırsa yapılsın, insani tavra halel getirecek hiçbir tavır sergilenmeyecek.

Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan benim kadim bir dostumdur. Bazen şunu söylüyorlar, hakka ve hukuka riayet edeceğiz. Şu ana kadar bizim hukukumuz zedelendiği halde hiçbir şey söylemedik. Ama milletin hukuku her şeyin hukukunun üstündedir.

Bu hukuka her zaman riayet edeceğiz. Abdullah Gül, Ali Babacan ile ilişkilerimiz son derece dostane bir şekilde sürüyor. Bazı görüş ayrılıklarının sebebini açıklayamazsınız. Bir nehir akarken birçok nehir de birbirine karışır. Meseleyi sadece AK Parti içerisinden 2 parti çıkacak gibi bakmamak lazım.

Türkiye’nin siyasetinin ve ekonomisin külliyen yenilenmesine ihtiyacı var. Devlet yapısının yenilenmesinin ihtiyacı var. Bu yeni partiler sorusunun içine de sıkışmamak lazım. Manifesto AK Parti’nin dertleri değil, devletin dertlerine dokunuyor. Herkesin birbiriyle konuşması gereken bir dönemdeyiz. Konuşmaya başlayabilirsek bu siyasi mecralar bir yere doğru akar.

Bir kanaat önderimiz ‘ayrı parti olmaktansa içerde kalsanız’ dedi. Bizi bu partiden uzaklaştırmak için her türlü kumpası yapanlar kötü niyetli, iyi niyetli yüreği yanan çok sayıda insan var. Biz ayrıldığımızda anketler yüzde 49,5’ti.

Peki AK Parti’nin oyu kaç?

Yüzde 35 deniyor. Bazı anketlerde yüzde 32 deniyor. O zaman 2016’dan bu yana yüzde 10-15’lik oy AK Parti’den gitmiş. Büyük çoğunluğu MHP’ye. İkinci soru şu, ayrılmamakla partideki kan kaybı durmuyor. Peki biz kalmaya devam etsek ve sessiz kalsak? Bu mümkün değil, bizi hiçbir şey susturamaz. ‘AK Parti’deki bu kayıp duracak’ mı dedim. ‘Çok zor’ dedi. ‘AK Parti’nin kendini yenilemesi beklentisi içinde misiniz’ dedim. ‘Çok zor’ dedi. Peki beklememiz halinde AK Parti’nin oyunun nereye gerileneceğini bekliyorsunuz? Yüzde 30’ların altına. Bir alternatif oluşmazsa bunun sorumluluğu kimde olacak?

İktidarda sizin partiniz ve yanlış işler görülüyor. Doğru işliyor diyen biri varsa manifesto yanlış desin söylesin. Gelenlere sorduğumda ‘Tamam ayrılmayalım ama bu bir çözüm mü?’ diye soruyorum.

Ayrılırsak bir bloğa gideceğimiz söylendi, hiçbir şekilde bizim hareketimiz belli ilkelerle yola çıkar, hiçbir yere eklemlenmek için yola çıkmaz. Bizi tanıyanlar bilir, özgün şekilde kendi düşüncelerimizle çıkarız. Millete anlatırız, konuşuruz, her partiyle görüş alışverişini yaparız ama kendi çizgimizi oluştururuz. Türkiye’de blokların böyle kalacağını düşünmeyin. Yeni sistem yüzde 50+1’e muhtaç etti bu ülkeyi. Karşı tarafın ittifak yapamayacağı mantığıyla ittifak yapınca denklem çöküyor. Millet şuna bakacak, ‘kim gelecek vaadediyor’. Dün bir heyet kabul ettim, bir hanımefendi şu soruyu söyledi, ‘Benim kızım üniversitede okuyor, dediği şu ki bu ülkede fırsat görmüyorum, yurt dışına gitmek istiyorum ilk fırsatta’. Biz gençlik hareketlerinde hep onurlu bir hayat arayışı gördük, şimdi gençlere bir umut vermek zorundayız, bize baktıklarında işte bu siyaset büyüklerimiz bizim için çalışıyor desinler istiyoruz. AK Parti emeğim olan bir parti ama dediğim gibi nesillerin mirası var burada. Muhafazakar kitle önce bu mirasa ne olacağını düşünmeli. 18-25 yaş altı kesimde AK Parti’ye yüzde 20’nin altına düşmüşse, bu gençler niye bize oy vermiyor diye düşünmeyeceksiniz, bu gençlerin geleceği nasıl olacak diye düşüneceksiniz. Bu statik resim o kazanımları yok edecek.

Sn. Cumhurbaşkanı’nın itibarı ve karizması birlikte yaşadığımız bir geçmiştir. Bazı şeyleri bir dostu olarak, bazı meseleler için birlikte ağladığımız bir dostu olarak, kadirşinaslığımızı kaybetmek istemiyoruz. Bu konuda bir tereddüt olmaz. Cumhurbaşkanı’nın karizmasındaki kaybı görmek bir üzüntü veriyor bize. Bugün ‘one minute’daki karizma, fikir beyan edenleri hain ilan ediyorsa, Hz. Ömer adaletinden bahsedip bir soru soranı ihanetle suçluyorsa, o karizmayı yansıtmıyordur. Bugün ortak akla, konuşmaya, yüzleşmeye, herkesin aklına saygı duymaya ihtiyacımız var. Karizma ortak aklı yok ediyorsa, kendisini de yok eder zamanla. Karizma ortak aklı vicdan olarak almazsa, kendisi de kopar o vicdandan zamanla.

“Erdoğan’ın Pelikan Yalısı’ndaki fotoğrafı üzdü”

Erdoğan’ın Pelikan Yalısı’ndaki fotoğrafı üzdü. Katar dönüşü meslektaşlarımın benimle ilgili okumadıkları bir kağıda imza attığında da üzülmüştüm. İnsanların kendi genel başkanlarına danışmadan, hiç tartışılmamış bir konuda, önüme bir yazı koyduklarında, -Türk devlet geleneğinin bir hususiyetidir, biz devlet geleneğimizi kaybediyoruz- çok ciddi bir muhasebe yapma ihtiyacı hissettim. Hayatın, dostluğun, siyasetin anlamı. Bu anlamsızlık dünyasında olmamam gerektiği için bırakmam gerektiğini hissettim. Bu troll grubu değil, bu yüzden bıraktım. Daha sonra yanlış yaptığını söyleyen çok arkadaşımız oldu. Bu troll çetelerinin tavırları beni üzmez, bu ülkede Boğaziçi yalılarında oturup devleti dizayn etmeye çalışan çok oldu. Bugün onlar gider o yalılara başkaları oturur, onlar önemli değil.

Biz şöyle inanırdık, bir insanı alır ve iyi bir eğitimden geçirirseniz çok iyi bir toplum oluşur. Şimdi bu kadar tecrübeden sonra yanıldığımızı gördüm. Tek tek insan yetiştirmekle toplum ahlaklı olmuyor. Üç şeyin bir araya gelmesi gerekiyor. Tek tek insanların ahlaki olarak iyi yetişmesi geçmiyor, güç onları sınıyor, bu sınama olmadan ahlaklı olma iddiası olmaz. Biz bu güç sınamasından geçtik, geçiyoruz. İnsanların iyi şekilde yetiştirilmesi bu güç zehirlenmesini engellemez. İkinci olarak iklim gerekir. Biz genellikle iklimi ihmal ediyoruz, tek tek insanları eğitince düzelir zannediyoruz. Üçüncüsü de kurumlar ve kurallar. AK Parti güç yozlaşmasını yenebilmek için çok güzel bir üç dönem kuralı koymuştu. Bu kurallar aşındırıldı. Güç daimi bir mülk haline geliyor böylece. Bu şube müdüründen en yüksek makama kadar o iklim tarafından teamüller kuvvetli değilse… Herkes biliyordu ki ben başdanışmandım, görevim bitince ayrılıp akademiye dönecektim.

Nasıl geçiniyorsunuz diyorlardı, banka yönetim kurulluğu teklif ettiler, çalışmadığım yerden maaş almam ben. Çalıştığım yerden kazandığım bana yeter. Övünmek için söylemiyorum, biz kural koymuştuk. Hediye alınmaz, bu kuralı biz koymuştuk. Olaylar davranışları değiştirmeye başladığında iklim değişiyor, kurallarda koruyucu değilse… Boşuna mı getirdik şeffaflık yasasını, siyasi etik yasasını? Çıkar çatışmasının olduğu yerde devlet görevi olmaz. Kendi özel işine sahip olan birisi o iş sürerken devlet görevi yürütemez. Özel hastaneniz, okulunuz, turizm şeyiniz varsa olmaz. Bunu kurallarla belirlemek lazım. Devlet görevi yöneten birisi o işi yürütürken, ayrıldı diyelim, o işle ilgili bir şirkette bir müddet çalışamaz.

Şeffaflık ve siyasi etik kavramına biz bunları koyduk. Bunları yapamayacaksak siyasetin ne anlamı var. Devlet devlettir, şirket şirkettir. Bunlar bizim yeni siyasetimizin de ilkeleridir. Arkadaşlarımızla da yeni bir program üzerinde çalışıyoruz. Yeni bir siyaset, yeni bir hal derken böyle bir siyasette bu tarz hediye alımıydı, bir kişinin üç dört yerden maaş alması gibi şeylerin olmayacağı bir hal. Bir bina düşünün, temeli siyasi değerlerdir -ilkeler, adalet, eşitlik, özgürlük-. Sütunları kurallar ve teamüllerdir. Duvarları o sütunları koruyacak kurumlardır. Devlet onun üzerine kurulur. İç mimarisi de siyasi ahlaktır. Temeli sağlam değilse, sütunlar zayıfsa, kurallar ve teamüller sarsıntı geçiriyorsa üstüne kurulan devlet sürdürülebilir olamaz. Biz öyle bir siyaset teklif ediyoruz ki, ilkeleri net olarak ve herkes için olacak.

“BİR KAÇ KİŞİNİN ÜÇ DÖRT YERDEN MAAŞ ALMASI GİBİ ŞEYLERİN OLMAYACAĞI YENİ BİR HAL”

Yeni bir siyaset, yeni bir hal derken böyle bir siyasette bu tarz hediye alımıydı, bir kişinin üç dört yerden maaş alması gibi şeylerin olmayacağı bir hal. Bir bina düşünün, temeli siyasi değerlerdir -ilkeler, adalet, eşitlik, özgürlük-. Sütunları kurallar ve teamüllerdir. Duvarları o sütunları koruyacak kurumlardır. Devlet onun üzerine kurulur. İç mimarisi de siyasi ahlaktır. Temeli sağlam değilse, sütunlar zayıfsa, kurallar ve teamüller sarsıntı geçiriyorsa üstüne kurulan devlet sürdürülebilir olamaz. Biz öyle bir siyaset teklif ediyoruz ki, ilkeleri net olarak ve herkes için olacak. AK Parti eski Türkiye’yi yıkmak için gelmişti. Şimdi bildirilerle onunla bununla siyasi iktidar değişikliği yapılan şeylerden bahsediyoruz. Bizim bahsettiğimiz sütunları sağlamlaştırmak. Kurumlarımızın kurumsal aklı ve geleneği zayıflıyor. Kurumsal akıl tek akla teslim olduğu zaman, o akıl yanılmazlık ilkesi üzerine işlemez.

Çok net söylüyorum, birinci derece akrabalar arasında devlet hiyerarşisinde alt üst ilişkisi olamaz. Bu hukuk, her türlü hukukun ötesindedir. Şurada bir deprem olsa, şurada da çocuklarımız torunlarımız olsa, hepimiz ilk onların üzerine koşarız. Ailenizi çocuklarınızı devletin içine alırsanız, arkadaşınızı ve devlet binasını düşünmemeye başlarsınız. Çözümü aile hayatıyla devlet hayatı net çizgilerle ayrılacak. Ben de sapabilirim, hata yapabilirim, güç gördüğümüzde biz melek değiliz, bizi koruyacak olan net kurallar, teamüller ve iklimdir. Siyaset milletin vicdanından kopmadan gücü kullanma sanatıdır.

“BABACAN VE GÜL İLE REKABET HALİNDE DEĞİLİZ”

Biz Babacan ve Gül’le rekabet halinde değiliz. Ne kadar konuşurlarsa bütün toplum kazanır. Benim tek söyleyeceğim ve tavsiye ettiğim şey budur. Şu an susarak istifa etme değil, konuşma vakti. Gelecek perspektifini bugünki istifalar etkilemez.

7 Haziran ve 1 Kasım öncesinde ‘ne bekliyorsunuz?’ sorusunu aldım. Şimdi de öyle bekliyorum. Ben size yüzde 55 desem size çok gelir. Ama benim öyle demem geri kalan yüzde 45’ten ümidim yok anlamına gelir. Ortak payda insan odaklı siyaseti benimseyen, demokratik hak ve özgürlükleri savunan her taban bizim tabanımız.

“YENİ PARTİ AKP’DEN FARKLI MI OLACAK?”

Aynı nehirde iki kere yıkanmaz. Dünya değişti. AK Parti’nin kurulduğu tarih 2001. Evrensel değerler sabittir, bunlardan biri de demokratik hak ve özgürlükler. Ama program denildiğinde AK Parti’nin aynısı dediğinizde olmaz. Değerler ve program dediğinizde önemli farklar var. Mesela sosyal medya ahlakı diye bir ahlak o zaman gerekmiyordu. Ama şimdi en temel mesele haline geldi. Mesela çevre meseleleri. Dikkat ederseniz 12 Eylül 2015 kongresinde bu eksikliği fark ettiğimizde bu yönde bir genel başkanlık oluşturmuştur. Çevre meselesi en temel mesele olarak bizim elimizde ele alınacaktır. Şehircilikte vahim hatalar yapıldı, imar yasasını bu yüzden çıkarmaya çalışıyorduk. En büyük itiraz oradaydı çünkü rant oradaydı. Bu program AK Parti’nin aynısı olmayacak ama bu tecrübeden istifade edeceğiz.

Bütün bunları öyle bir çerçeveye oturtturmalıyız ki, kutuplaştırıcı dilden uzak, içselleştirici siyaseti benimseyen… Orta Doğu’da devlet yapıları çökmeden önce kullanılan dille şimdi kullanılacak bir dil aynı olamaz.

“İNSANI ESAS ALAN YENİ BİR ANAYASA’YA İHTİYAÇ VAR”

“Son anayasa değişikliği usule bakıldığında doğru, istişare edilmesi bakımından AK Parti içinde bile istişare edilmemiş bir anayasa. Kendi içinde çelişkiler barındırmayan, insanı esas alan yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır.

7 Haziran sonrası mecliste 258 gibi bir sayımız vardı. Baktım ki sistem yürümüyor, zorlanıyoruz. 12 Eylül sistemi yürümüyordu. O zaman herkes başkanlığa karşıydı. Cumhurbaşkanı’mıza söyledim ‘tıkanıyoruz, yetki ve sorumluluk anlamında sıkıntı var’. Koalisyon görüşmelerine başlamadan önce ‘mecliste bu değişikliği yapalım, siz başbakan olun ve tekrar seçime girelim’ teklifini götürdüm. Düşüncem sistemin yürümemesiydi, önceki sistem ucube bir parlamenter sistemdi, şimdiki ucube bir başkanlık sistemi. Bizim kanaatimiz şudur, anayasanın değişmesi kolay olmuyor, bir yere evrildiğinde düzelmesi kolay olmuyor. Demokratik değildir bu anayasa, hakkı verip kısıtlar. Bu anayasa birçok yerde değişti, son olarak yönetim sistemi değişti, daha da karmaşıklaştı. Acil olarak yapılması gereken iyi bir rehabilitasyondur.

Kuvvetler ayrılığının devreye girmesi, Cumhurbaşkanlığı Yardımcısı’nın seçimle göreve gelmesi vs. Bir yıllık tecrübe gösterdi ki ucube dediğim başkanlık sistemi devleti atıl hale getirdi. Cumhurbaşkanlığı makamına ağır bir yük bindirdi. Halkın önüne gelmemiz gereken iki tercih var, parlamenter ve başkanlık sistemi. Bu iki sistemi de içine koyup herkesin katıldığı bir istişare süreciyle ele alarak halkın nihai tercihine sunmak gerekiyor. O vakte kadar beklemeden demokratik bir başkanlığa doğru rehabilite edilecek bir çalışmanın yapılması lazım. 2023’e kadar bile devletin işlevselliğini kazanması, üretken olması mümkündür. Yepyeni bir anayasa, herkesin vatandaşlık hukukunu gözeten, kimseye bir şey dayatmayan, eşit vatandaşlık ilkesine dayalı yeni bir anayasa yapılması şart.

SURİYE POLİTİKASI

“Suriye savaşını en çok engellemeye çalışan bendim”

“Hiç hata yapmadık demek bize ait bir vasıf değil. Dışişleri Bakanlığı görevini uzun süre yaptım. Suriye’yle parlak yıllarımız, benim ismim yok ama Suriye krizine ben sebep oldum öyle mi? Arabulucu bendim krizde, orada benim adım yok, krizde benim adım var. Siyasi ahlaksızlık var burada. Faturaların hepsi bize, bu doğru bir şey değil. Bu yapılanların yanlış olduğu anlamına da gelmez. 3 yıldır ben yokum, yanlış olan şeyler değiştirilseydi. Mülteci sayısı 3 yıl içinde Halep’in düşmesiyle arttı. Soğukkanlı davranmak lazım. Geçmiş yaşamdan tecrübeler üzerinden davranmamak lazım. Prensip olarak Orta Doğu’da üst düzey diyaloğun liderler arasında önemli olduğunu söyledim. Rusya ve İran dışındaki devlet yetkilileri Esad’la son görüşen devlet adamı benim. 10 Ağustos 2011.

Ondan sonra kimse görüşmedi. Stebrenitsa katliamından sonra, Milosevic’le görüşme yapılsa ne hissederdiniz? 1 milyon insan Suriye’de hayatını kaybetti. Bugün Esad’la görüşmeyi meziyet olarak yansıtanların o fotoğrafları düşünmesi… İsrail’in yıktığı, yaktığı camilerden çok daha fazlasını Esad Şam’da yıktı. Bunları unutup ‘Esad melek gibi adamdı, biz Suriye krizini çıkardık’ demek… Suriye savaşını en çok engellemeye çalışan bendim.

Bunu bizim üzerimize ilzam edenler, Suriye’nin bütün krizlerini ben yönetiyormuşum gibi her şeyi bana yöneltmenin ne anlamı var? Bunu söyleyenler İranlı milislere, Hizbullaha niye sessizler? Bugün Esad ülkenin çoğunu kontrol ediyor diye bir kanaat var. Halep’i Esad mı kontrol ediyor? Rusya’nın denetiminde İranlı milislerin kontrolünde. Şam da Halep de Humus da öyle. Bunu bana söyleyenler önce Suriye’deki insanların acılarını anlamalı.

Arap Baharı haklı taleplerle çıktı. Ama daha sonra eksenini kaydırdılar. Türkiye’yi kendi sınırlarına mahkum ettiler.

“MÜLTECİLER ‘BEN SURİYE’YE GİDEBİLİRİM’ DERSE ÇÖZÜM ODUR”

“Esad, Milosevic’ten insanlık suçu anlamında daha suçludur. Kimyasal silah kullanımı BM kayıtlarında var. Bosna’da en azından kimyasal silah kullanımı yapılmadı. Aliya Izzetbegoviç Milosevic’le görüştü, ama oranın bir temsilcisi olarak görüştü. Suriye’nin içinden çıkan biri bu görüşmeyi yürütse barışın sağlanması için bunu destekleriz. Daha böyle bir yapı ortaya çıkmadan biz yapamayız. O savaşı başlatan Suriye rejiminin kendisidir ve biz sonuna kadar onu korumaya çalıştık. Bunların hepsinin kayıtları var. Bu konuda tereddüt yok. Bir barış süreci içine girilirse ve objektif bir seçim yapılırsa, Türkiye’deki mültecilerin de katılacağı bir seçim, rejim kontrolü altında olanlar Suriye’nin gerçek nüfusunun yüzde 20’sinin altında.

Olması gereken şudur, Astana süreci doğrudur ama bir oyalamaya dönüşmemesi lazımdır. Suriye rejimi dağılırsa bir süreç bitecek. Sonunda yıkım da olsa farklı bir durum oluşturursunuz. Bu ilişki bütün muhalefet unsurları yok edildikten sonra rejimi meşrulaştıracak ve muhalif unsurları bastıracak bir sürece dönüşürse bu bitmez.

Suriye’deki çözüm şudur, Türkiye’deki mülteciler bir gün kalkıp ben bu ülkeye gidebilirim derse odur. Kimyasal silahtan kaçan mülteciler Esad rejimi değişmeden oraya dönerler mi? Yeni bir siyasi rejimin inşa edilmesine bağlıdır her şey. Suriye halkının özgür iradesiyle oluşacak bir meclis gerekir. Ondan önce böyle bir şey yaptığınızda rejimi meşrulaştırırsınız.

“ABD’yi Avrupa Birliği ve Rusya’yla dengeledik. Aynı anda üçüyle ilişkimiz iyi gittiğinde Türkiye’nin dış politikasında işler iyi gitti. Tek kanatla uçamazsın. Öyle olduğu zaman Türkiye’nin jeopolitik gerçekliğinin hakkını veremeyiz. ‘Davutoğlu söz verdi, Avrupa ile vize muafiyeti olmadı’ diyorlar. Eğer Avrupa zirvesine gitmiş olsaydım vize muafiyetini almıştık. Beni en fazla üzen vize muafiyetinin yapılamamış olmasıdır. ABD ile ilişkiler Trump’tan bağımsız olarak kurumsal olarak bütünüyle masaya yatırılması lazım.

“YÖNTEMLE İLGİLİ SIKINTI VAR”

“Bugün Sırbistan-Türkiye-Bosna Herkes üçlüsü yok, bugün Türkiye-Afganistan-Pakistan üçlüsü yok. Bugün o yüzden Türkiye’nin kuzeyinde hat kurmaya çalışıyoruz. Bu politikalar hattı diplomasiye getirdi bizi. Bizden önce de böyleydi ve ben buna karşıydım. Bizim politikamız, bizi dünyanın en çok dış temsilciliği bulunan altıncı ülkesi haline getiren politikadır.

“Ben hiçbir konuyu olumlu ya da olumsuz anlamda kişiselleştirmeyi doğru bulmam. Aksine yöntemle ilgili sıkıntı var. Ekonomi içerde de uluslararası anlamda da bir ilişkiler ağının parçasıdır. Hukuku ihmal ederseniz, siyasi istikrarı ihmal ederseniz düzeltemezsiniz. Eğer mülkiyet hukuku teminat altında değilse, girişim özgürlüğünde sınırlamalar varsa, hukuka güven sarsılmışsa uzun dönemli yatırımlara kimse girmez. Bir ülkenin yatırım çekebilmesi için hukuk öngörülebilirliği olması lazım. Bazı uygulamalarda temel anlamda sıkıntılar yaşanıyorsa ekonominin esasında sıkıntı yaşanıyordur. Son dönemde hukuka ilişkin öngörülemezlik sıkıntı var. Bir de psikolojik unsuru var, o da güven.

1 Kasım’da yüzde 30 asgari ücrete zam vaadimiz vardı, o zaman enflasyon yüzde 6,5’tu. Bazı arkadaşların kaygıları vardı, eğer enflasyondan yüksek bir zam verirsek enflasyon artar diye. O zaman tartıştığımız arkadaşlarla eğer öngörülebilir bir perspektif varsa halk bunu enflasyona yansıtmaz dedik. Nitekim 1 Ocak’ta asgari ücret yüzde 30 arttı, enflasyon yüzde 6’ya geriledi. O zaman enflasyon gündeme geldiğinde TÜFE önemli ama ÜFE daha önemli dedim her zaman. Beklenti enflasyonun yüzde 3’e gerilemesiydi. Neden çünkü güven unsuru vardı. Şimdi dünyada enflasyon trendi çok düşük, hatta bazı ülkeler enflasyonu teşvik etmeye çalışıyor para arzını genişleterek.

Bizim için iyi bir fırsat var ama Türkiye’ye niye yatırım akmıyor. Çünkü güven unsuru gerekiyor. Türkiye’ye gelen yatırım bir anda kâr edip çıkma amaçlı, kısa dönemli sermaye. Çünkü ne olacağını öngöremiyor. Bizim ekonomiyi düzeltebilmemiz için toplumsal güveni tahkik etmemiz gerekiyor.

“EKONOMİ KADROMUZ HAZIR”

“Ekonomi kadromuz hazır. Son derece saygın ekonomistlerden oluşan bir ekibimiz çalışıyor. Bir kısmı geçmişte bürokraside görev yapmış, bir kısmıda reel sektörde bulunan arkadaşlar.

“Yap-işlet-devlet modeli doğru uygulandığı zaman doğru bir model. Objektif ve rekabetçi bir ihaleyle doğru. Hazine garantili yatırımların bütçe dışında tutulması anlayışına sahip olanlar var. Bunu benim kamu maliyesi ve ekonomi anlayışım kabul etmez, bütçe disiplini içinde olmalı. Geleceğin giderini bugünden ipotek altına almamış olursunuz böylecek. 3 sene sonra bütçede olacak bir şey bugünden oraya yazılmadı. Bugün bütçede bozulmaya sebep olan unsurlardan biri budur.

Kısa dönemli maliyetler bütçeye dahil edilmezse bütçe dengesini koruyamazsınız. Faiz dışı bütçe açıkları ve politikalar temel kriterdir. Tedirgin edici tablolardan biri bütçe açığının yüzde 3’lere çıkmış olması. 2016’da bir bütçe açığı yüzde 1’in altındaydı. Buradaki temel sıkıntı da bu konuların bütçe dengesi dışına çıkmasıyla oluşuyor.

Bugün ekonomide hem içeride güveni sağlayacak, hukuk ve diğer adımları atmak lazım, hem de rasyonel ekonomik politikalar uygulamak lazım. Ben de Merkez Bankası’yla çalıştım. İş birliğine dayalı bir ilişki lazım ama ekonomi kurumsal yapıların kendi doğasını değiştirdiğinizde yatırımcıları tedirgin edersiniz. Uluslararası serbest piyasa ekonomisinin doğasının akışına ters davranılamaz. Bir gelecek perspektifiyle bu bir problem teşkil etmez.

“TÜRKİYE’Yİ DÜNYAYA KAPATAN BİR SÖYLEM YÜKSELİYOR”

“Bahsettiğim sadece finansal ekonomik reform paketi değil. Bizi ekonomide en güçlü kılan nedir biliyor musunuz? Avrupa ve Asya hattını çizin, geri kalan bütün Avrasya’nın en büyük üretim alanı Türkiye’dir. Bizim ihtiyacımız olan bu üretim potansiyelini teknolojik dönüşüme uydurmak. Bunu yapmazsanız bu rekabet gücünü kaybedersiniz. Bunun için de Ar-Ge’ye ihtiyacınız var, geleceğimizin garantisi odur. Bu sanayi üretim kapasitesini destekleyebilecek bir finansal altyapıya ihtiyaç var. Şu an buna sahip değiliz. Bankacılık sistemimizin ciddi bir rehabilitasyona ihtiyacı var. Bunları tek tek ele almak lazım. Bir de ülkeyi dünyaya aşacaksınız, pazar. Biz 2009 krizini aşmak için Avrupa pazarı daraldığı için Afrika pazarına açıldık. Türkiye’yi hamasi bir söylemle dünyaya kapatan bir yönetim dili yükseliyor.”

“Bir ekonomik reform ile reel sektörü ayağa kaldırıp, tarım sektöründeki tıkanmayı aşacak, bütçe disiplinini sağlayıp, hukuku üstün kılacak şeylerle ilgili bir perspektife ihtiyaç var.

“Ekonomiyle demokrasi arasında mutlak ilişki vardır. Demokrasi açığı olan yerde cari açık olur. Bakın tarihteki ekonomik havzalara, en temel şey yol güvenliğini sağlamaktı. Bugün de paranın, fikrin, mülkün özgürlüğü olmadan bir ekonomi kalkınamaz. Para dar bir yere sıkışmışsa orada ekonomik sıçrama yapamazsınız. Bunları şeffaf bir ekonomi yönetimiyle yapabilirsiniz.

“AK Parti içerisinde temas halinde olduğumuz arkadaşların hepsi benimle geçmişte beraberlik yaşamış, bir kısmıyla anlaşmazlık yaşamış olsak bile arkadaşımız.

Bu arkadaşlarla ilişkimi tabii ki var. Ben herhangi bir arkadaşı çağırıp görevi bırak diye bir şey kesinlikle söylemedim. Çok sayıda arkadaş siz ayrıldıysak bizim de burada doğru değil dediler ama kimse istifa etmesin dedim. Çünkü ben kriz çıkmasın diye istifa ettim. Biz bir kriz çıkartmak için bu eleştirileri yapmıyoruz, kriz çözülsün diye yapıyoruz. Parti içindeki arkadaşlara doğru bildiğiniz şeyleri söyleyin diyorum. Bir parti kriz çıkarmaz için kurulmaz, fraksiyon oluşturmak için hiç kurulmaz.

RUS UÇAĞI’NIN DÜŞÜRÜLMESİ

“Türkiye’nin sınır savunmasını korumak bir hükümetin görevidir. Başbakanlıkta da bunu düzenleme sorumluluğu vardır. Türkiye’nin bir uçağı düşürüldüğünde bir angajman kuralları yayınladı Recep Tayyip Erdoğan. Sınırımıza 5 km yaklaşıp dur emrine uymayan uçaklar vurulacaktı. Ben Başbakan olduğumda da bu angajman kuralı yenilendi. Kim uçağı olduğuna bakmıyor angajman. Rusya müdahil olunca Suriye’de, Rusya tarafına bu angajman kuralları bildirildi. Putin’e ifade edildi, Rus tarafı bütün bu kuralları biliyor.

Milli Güvenlik Kurulu’nda Suriye’den girişlere izin verilmeyecek kuralları alınmış. Ben de bu talimatı almışım. Benim Rus uçağının gelişinden haberdar olup 7 saniye içinde bunu düşür talimatı verme imkanım var mı, yok. Der ki angajman kuralı, 5 km’ye yaklaşan uçak uyarılır, durmaması halinde vurulur. Bu talimat uygulanmıştır.

“Peki o sabah ne oldu? Saat 9.30 civarında Hulusi Akar beni aradı, ‘bir Rus uçağını düşürdük’ dedi. Ben de kendisine ‘kesinlikle açıklama yapmayın, yaparsanız Rus uçağı demeyin, biz düşürdük demeyin, kimliği belirsiz bir uçağın sınırımızda düştüğü görülmüştür deyin’ dedim. Bu sırada toplanalım, raporları getirin, diplomatik görüşme yürütelim. 10-15 dakika sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan bir açıklama basına düştü: Bir Rus uçağını düşürdük. Bu açıklama talimatını kim verdi bilmem ama o andan itibaren krizi çözmek imkansızdır.

Genelkurmay Başkanımızı aradım, ‘bu açıklamayı çekin’ dedim. 10 dakika sonra bu açıklama geri çekildi ama bütün dünya bunu duydu. Kimseye karşı bir kasıt falan yok. Rus uçağı gelip İskenderun’u bombalasaydı bunun hesabını kim verecekti.

AKAR, ‘TSK’DA BİR DAHA KİMSE TETİĞE BASMAZ’ DEDİ

“Bunlar kolay bir süreç değil, böyle kolay izah edilebilecek bir süreç de değil, oradaki subayın göreviydi. O gün basın toplantısı yaptık, bu subayın ‘FETÖ’ elemanı olabileceği yönünde suçlamalar olunca Akar ‘Verilen talimattan kasıt angajman kuralları, görev yapan bir pilota yaklaşan tehlikeye ateş etti diye böyle suçlamalar yapılırsa TSK’da kimse bir daha tetiğe basmaz’ dedi. Ben de ‘Bana bu pilotun geçmişiyle iligili teferruatlı bir bilgi getir, altımızda görev yapan kimse böyle bir şeyle karşılaşamaz’ dedim.

Daha sonra böyle bir irtibatın olmadığını tespit ettik. Daha sonra bunun benim talimatımla yerine getirildiğini açıkladım. Sınır güvenliğini korumak bizim görevimiz, aksi takdirde görev yapamazsınız. TSK’nın operasyon yapabilme kabiliyetine güç vermektir benim açıklamam.

Benzer Haberler