Yusuf Hayaloğlu’nun en sevilen 10 şiiri

3 Mart 2021 Çarşamba

Yusuf Hayaloğlu’nun en sevilen 10 şiiri

Şair Yusuf Hayaloğlu’nun ölümünün 12 yıl dönümünde anılıyor. Akciğer kanserine yakalanan şair Yusuf Hayaloğlu, 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü Bakırköy Acıbadem Hastanesi’nde sabaha karşı çoklu organ yetmezliğinden 56 yaşında hayatını kaybetmişti.

 

Yusuf Hayaloğlu 1953 yılında Ovacık’ta doğdu. Parasız yatılı sınavında Türkiye ikincisi oldu ve Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okudu. Bir kısmı Elâzığ’da geçen lise eğitiminden sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimine başladı. Bir yandan da Cağaloğlu matbaalarına grafik işleri ve bijuteri atölyelerine takı ve aksesuar modelleri yapıyordu. 1972 yılında üniversite eğitimine ara vererek evlendi. Askerliğini Bornova, Burdur ve Konya 2. Ordu Karargahı’nda ressam olarak yaptıktan sonra Elazığ’da ulusal bir gazetede muhabirlik yaptı.

İstanbul’a geri döndü. Yılmaz Güney ile tanışıp Güney Filmcilik’te çalışmaya başladı. Üç yıl boyunca burada senaryo, öykü, roman, afiş, poster ve kartpostal hazırlanmasında görev aldı. Güney dergisiyle yolculuğu sürerken gelen 12 Eylül sürecinde o da geçti Nizamiye kapılarından. Çıktığında Cağaloğlu’nda açtığı atölyesinde matbaa ve yayınevlerine resim-grafik işleri yapmaya devam etti.

Kız kardeşi Gülten’in 1979 yılında Ahmet Kaya ile evlenmesi hayatında yeni bir dönüm noktası oldu. Ahmet Kaya’nın onun yıllardır karaladığı ve bir kenara koyduğu şiirlerle tanışmasıyla aralarında 13 yıl sürecek bir üretim ortaklığı başladı. Bu süreçte “Yorgun Demokrat”, “Adı Bahtiyar”, “Ayrılık Hediyesi”, “Hani Benim Gençliğim”, “Başım Belada” gibi pek çok esere imza atarak bir döneme damga vurdular. Hayaloğlu ayrıca “Dağlarda Kar Olsaydım”, “Nankör Kedi”, “Sen Ağlama Yar” gibi şarkılar yapıp Ferhat Tunç’tan, Fatih Kısaparmak, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses’e kadar pek çok sanatçı ile çalıştı. 1999 yılında Ahmet Kaya için yazdığı “Giderim” yılın şarkısı oldu.

Ahmet Kaya’nın Türkiye’den ayrıldığı yıl Ah Ulan Rıza isimli ilk albümünü çıkardı. 2002’de Gözleri İntihar Mavi isimli ilk şiir kitabını yayınladı. Kitabı 48. baskıya ulaşarak bir rekora imza attı. Üst üste gelen ağabeyinin, Ahmet Kaya’nın ve annesinin ölümü ile sıhhatini büyük ölçüde kaybetti. Her şeye rağmen eserlerini yaratmaya devam etti.

İkinci albümü Bir Acayip Adam’ın da ilki gibi satış rekorları kırmasıyla bu kez Flash TV, Radyo Barış, Kral TV ve Su TV’de programlar yapmaya başladı. Bir yandan da yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konser ve dinletilerle şiirlerini halka ulaştırdı, ödüller aldı.

Akciğer kanserine yakalanan Hayaloğlu, 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü Bakırköy Acıbadem Hastanesi’nde sabaha karşı çoklu organ yetmezliğinden 56 yaşında hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Küçükarmutlu Cemevi’nde ve Yeniköy Merkez Camisi’nde düzenlenen iki törenin ardından Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Mine Hayaloğlu ile evli olan Yusuf Hayaloğlu, Deniz, Hazan ve Can adında üç çocuk babasıydı.

YUSUF HAYALOĞLU’NUN EN SEVİLEN ŞİİRLERİ

Usta Şair Yusuf Hayaloğlu’nun bir çok şiiri Ahmet Kaya tarafından ezgilerle buluşturulup nesiller boyu yayılmıştır. İşte o şiirlerden bazıları

Hani Benim Gençliğim
Hani benim sevincim nerede;
Bilyelerim, topacım,
Kiraz ağacında yırtılan gömleğim?
Çaldılar çocukluğumu habersiz..

Penceresiz kaldım anne,
Uçurtmam tel örgülere takıldı..
Hani benim gençliğim nerede?

Ne varsa buğusu genzi yakan,
Ekmek gibi, aşk gibi;
Ah, ne varsa güzellikten yana,
Bölüştüm, büyümüştüm.
İçime sığmıyordu insanlar..

Bu ne yaman çelişki anne,
“Kurtlar sofrasına” düştüm..
Hani benim direncim nerede?

Hani benim övüncüm nerede;
Akvaryumum, kanaryam,
Üstüne titrediğim kaktüs çiçeği?
Aldılar kitaplarımı sorgusuz..

Duvarlar konuşmuyor anne,
Ve açık kalmıyor hiçbir kapı..
Hani benim gençliğim nerede?

Daha kapılmamışken rüzgara,
Tatmamışken rakıyı,
Şiire yeni-yeni başlamışken,
Koştum, dağlara koştum;
Daha öpmemişken hiçbir kızı..

Yağmurları biriktir anne,
“Çağ yangınında” tutuştum..
Hani benim bilincim nerede?

 

Dağlarda Kar Olsaydım
Şu dağlarda kar olsaydım…
Bir asi rüzgar olsaydım…
Arar bulur muydun beni,
Sahipsiz mezar olsaydım?

Şu yangında har olsaydım…
Ağlayıp bizar olsaydım…
Belki yaslanırdın bana,
Mahpusta duvar olsaydım…

Şu bozkırda han olsaydım,
Yıkık perişan olsaydım…
Yine sever miydin beni,
Simsiyah duman olsaydım?

Şu yarada kan olsaydım,
Dökülüp ziyan olsaydım…
Bu dünyada yerim yokmuş,
Keşke bir yalan olsaydım!..

 

Kod Adi: Bahtiyar
Geçiyor önümden, sirenler içinde,
Ah, eller üstünde,
Çiçekler içinde.
Tabutunda mor daglarin büyüsü,
Dudaginda yarim bir sevdanin hüznü;
Aslan gibi gögsü, türküler içinde.

Rastlardim avluda, hep volta atarken,
Cigara içerken
Yahut coplanirken.
Sirtini duvara verip öyle tünerdi.
Kimseyle konuşmaz, dal gibi titrerdi;
Çocukça sevdigi çiçegini sularken.

Diyarbakir\’liymiş, kod adi: Bahtiyar.
Suçu saz çalmakmiş, ögrendigim kadar.

Beni tez saldilar, o kaldi içerde
Çok sonra duydum ki
Yozgat’ta sürgünde.
Ne yapsa, ne etse, üstüne gitmişler;
Mavi gökyüzünü ona dar etmişler.
Iki dişi de kirikmiş öldügünde.

Gazetede çikti, üç satir yaziyla;
Uzamiş sakali,
Ve çatlamiş saziyla.
Birileri ona “ölmedin” diyordu,
Ölüm ilaninda kan gülüyordu.
Yüz-yüzeydim, bir devrim enkaziyla.

Geçiyor önümden, gül yüzlü Bahtiyar.
Yaraliyim, yerde kalan sazi kadar.

 

 

Başım Belada
Bugün, düşünemeyeceğin kadar
Başım belada!
Köşe başları tutulmuş,
Üstelik yağmur yağmada…
İler-tutar yanı yok!
Fişlenmişim, adım-eşkalim bilinmekte.
Üstelik, göğsümde, yani tam şuramda,
Kirli sakalıyla
Bir eşkıya gezinmekte…

Başım belada!
Adamın biri vurulmuş sokakta,
Cebinde adresim bulunmuş…
Başım belada!
Tabancamı unutmuşum helada.
Nerden baksan tutarsızlık,
Nerden baksan ahmakça!

Sevdim seni inanamayacağın kadar
Sevdim seni esmer kız…
Kirpiklerimde çırpınan
Şu tuzlu gözyaşımda
İhanetin adın yok!
Neylersin ki çember daralmakta…
Şimdilik hoşçakal yaban çiçeğim.
Yasal mermisiyle,
Bir komiser yaklaşmakta…

Başım belada!
Üzerime kan sıçramış doğarken.
Uykularım yarıda kalmış.
Başım belada!
Senelerce kuralsız yaşamışım,
Nere gitsem çaresi yok,
Nere gitsem yanmışım…

 

İşte Gidiyorum
Belki son bir şey söylemek isterdin birilerine
Dert etme… Ben söyledim işte senin yerine

İşte gidiyorum…
Karşılıksız bir aşka kurban ettim ömrümü!
İşte gidiyorum,
Toprak alsın benim de bu hazin öykümü…

İşte gidiyorum… gurbet yorgunu gövdemi,
Çukura kim indirecek?
İşte gidiyorum,
Bu menfur cinayeti, şimdi çıkıp kim üstlenecek?

Çürüdü gözlerim,
Çürüdü yüreğim, bu yağmurlu şehirde.
İşte gidiyorum,
Beni kaldırın, hicran kalsın teneşirde.

Size, yüzyallardır sesini kaybetmiş
Bir türkü söyleyecektim;
Ve bir yayla rüzgarı şefkatiyle
Kirpiğinizin ucundan öpecektim…

Bir masum türküydü sadece
Yüz binlerce mağdurun gönlünde;
Belki söyleriz hep birlikte
Belki… mahşerin birinci gününde.

Nasıl sevmiştim hepinizi,
Nasıl böyle oldu akıbetim?
Ve nasıl çöle döndü,
O benim gül-gülistan memleketim?

İşte gidiyorum,
Hiçbiriniz, hiçbir dilde beni anlamadınız.
Ben başımı verdim, sizinse
İnsafsız bir linç oldu karşılığınız.

İşte gidiyorum,
Penceresiz bir dünyanın bilinmez labirentine…
İşte gidiyorum,
\’\’Saçlarındaki yıldızları artık koparabilirsin anne!\’\’

Sonunda kaptırdım gönlümü
Ölüm denen o kaypak türküye.
Ve işte kurtuldun benden
Şen olasın ey sevgilim; Türkiye!

Elbet benim de vardı,
Kendime ve yurduma dair umutlarım.
Belki bıraktığım yerden sürdürür;
Dostlarım, karım ve çocuklarım…

Çatladı yüreğim, çatladı sazım.
Demek ki böyleymiş yazım.
Sizlere armağan olsun
Sizlerden ödünç aldığım bu yürek sızım.

Bu nasıl hapis Tanrım
Sabah-sabah bu ne hikmet, bu ne sis?
Kalbime son mermiyi sıkmak
Sana mı düştü, ey güzel Paris?

İşte gidiyorum,
Kalmadı söyleyecek son bir sözüm.
Dediğiniz gibi olsun be!
Dediğiniz gibi olsun gözüm!

İşte gidiyorum,
Tükenmişti inancım, bu nankör hayata dair.
Belki benim için birkaç mısra döktürür
Hayaloğlu diye bir şair!..

 

Başkaldırıyorum
Cevap veriyorum:

Eli böğründe analardan,
Mahpuslardan ve acılardan
Çokça bahsediyorum, çünkü;
Başını kuma saklayanlardan
Tiksindim, başkaldırıyorum!

Ve söz veriyorum:

Kırmızı rujlu sokakların,
Aşağılık pazarlıkların,
Adı anılmayacak benle.
Bir çiçeğim halk ormanında,
Fışkırdım, başkaldırıyorum!

Ben bir bıçak ucuyum,
Kavga vermiş halkına.
Başkaldırıyorum işte,
Varın benim farkıma.

Yine söylüyorum:

Gözü bağlanmış korkulardan,
Yasaklardan ve baskılardan,
Asla irkilmiyorum, çünkü;
Kan emici yarasalardan
Çıldırdım, başkaldırıyorum!

Yemin ediyorum:

Üçkağıtçının, pezevengin,
Teslimiyetin ve mihnetin
Yolu uğramayacak bana.
Bir dalgayım halk denizinde
Köpürdüm, başkaldırıyorum!

Ben bir namlu ağzıyım,
Omuz vermiş halkına.
Başkaldırıyorum hey!
Herkes varsın farkına.

 

Bir Veda Havası
Vakit tamam!.. seni terk ediyorum.
Bütün alışkanlıklardan
Ve bütün sıradanlıklardan öteye,
Yorumsuz bir hayatı seçiyorum.
Doymadım inan,
Kanamadım sevgine…

Korkulu geceleri sayar gibi,
Deprem gecesinde bir yıldız,
Birdenbire kayar gibi;
Ellerim kurtulacak ellerinden,
Bir kuru dal, ağacından
Çatırdayıp kopar gibi…

Aşksa, bitti…
Gülse, hiç dermedik.
Bul kendini kuytularda, hadi dal!
Seninle bir bütün olabilirdik…
Hoşça kal gözümün nuru,
Hoşça kal…

Vakit tamam!.. seni terk ediyorum.
Bu, kırık ve incecik
Bir veda havasıdır.
Tutuşan ellerimden
Parmak uçlarına değen sıcaklık,
İncinen bir hayatın yarasıdır…

Kalacak tüm izlerin hayatımda.
Gözümden bir damla yaş,
Sızlayıp resmine aktığında;
Bir yer bulabilsem keşke
Bir yer, seni hatırlatmayan;
Kan tarlası gelincik şafağında…

Ölümse, korktun.
Savaşsa, hep kaçtın…
Vur kendini kuşkularda, hadi al!
Sen bir suydun oysa,
Sen bir ilaçtın…
Hoşça kal canımın içi,
Hoşçakal…

 

Ayrılık Hediyesi
Şimdi saat, sensizliğin ertesi…
Yıldız dolmuş gökyüzü ay-aydın…
Avutulmuş çocuklar çoktan sustu.
Bir ben kaldım tenhasında gecenin,
Avutulmamış bir ben…

Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim
Ki bu yaşlar
Utangaç boynunun kolyesi olsun.
Bu da benden sana
Ayrılığın hediyesi olsun…

Soytarılık etmeden güldürebilmek seni…
Ekmek çalmadan doyurabilmek…
Ve haksızlık etmeden doğan güneşe
Bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
Mülteci isteklerim oldu ara-sıra, biliyorsun…
Şimdi iyi niyetlerimi,
Bir-bir yargılayıp asıyorum…
Bu son olsun be… bu son olsun!
Bu da benim sana,
Ayrılırken mazeretim olsun!

Şimdi saat yokluğunun belası…
Sensiz gelen sabaha günaydın!
İşi-gücü olanlar çoktan gitti
Bir ben kaldım voltasında sensizliğin
Hiç uyumamış bir ben…

Şimdi dişlerimi sıkıp
Dudaklarıma kanamayı öğrettim
Ki bu kızıl damlalar
Körpe yanağında bir veda busesi olsun.
Bu da benden sana
Heba edilmiş bir aşkın
Son nefesi olsun…

Kafamı duvara vurmadan,
Tanıyabilmek seni…
Beyninin içindekileri anlayabilmek…
Ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü,
Bütün saatleri öylece durdurabilmek için,
Çıldırasıya paraladım kendimi…
Lanet olsun!
Artık sigarayı üç pakete çıkardım günde
Olsun be… ne olacaksa olsun!
Bu da benim sana,
Ayrılırken şikayetim olsun!

gözyaşım, utangaç boynunun
inciden kolyesi olsun.
her damla, vefasız teninde
bir veda busesi olsun.
Isterim, sen de ben gibi yan,
ömrüne hep ağla.
hep ağla, bu benden, son dua,
bu benden, ayrılık hediyesi olsun…

 

Biz Üç Kişiydik
Biz üç kişiydik:
Bedirhan, Nazlıcan ve ben.
Üç ağız.. üç yürek.. üç yeminli fişek!
Adımız bela diye yazılmıştı dağlara, taşlara
Boynumuzda ağır vebal,
Koynumuzda çapraz tüfek!

El tetikte, kulak kirişte,
Ve sırtımız toprağa emanet…
Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi
Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık..
Deniz çok uzaktaydı
Ve dokunuyordu yalnızlık…

Gece, ırmak boylarında uzak çakal sesleri,
Yüzümüze, ekmeğimize,
Türkümüze çarpar geçerdi.
Göğsüne kekik sürerdi Nazlıcan,
Tüterdi buram-buram.
Gizlice ona bakardık, yüreğimiz göçerdi…

Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan\’ı
Ateş böcekleriyle bir oldu
Kırpışarak tükendi…
Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza
Kurşun gibi, mayın gibi
Tutuşarak tükendi…

Oy Nazlıcan… vahşi bayırların maralı…
Oy Nazlıcan… saçları fırtınayla taralı…
Sen de böyle gider miydin böyle yıldızlar ülkesine?
Oy, Nazlıcan oy… can evinden yaralı…

Serin yayla çiçeği, oy Nazlıcan..
Deli-dolu heyecan, oy Nazlıcan..
Göğsümde bir sevda kelebeği,
Ölüme sunduğum can, oy Nazlıcan..

Artık, yenilmiş ordular kadar
Eziktik, sahipsizdik..
Geçip gittik, parka ve yürek paramparça!.
Gerisi ölüm duygusu,
Gerisi sağır sessizlik..
Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda..

Bedirhan\’ı bir gedikte sırtından vurdular,
Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları..
Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca,
Titredi ve iki yana düştü kolları..

Ölüm bir ısırgan otu gibi
Sarmıştı her yanını…
Devrilmiş bir ağaçtı, ay ışığında gövdesi..
Uzanıp, bir damla yaş ile
Dokundum kirpiklerine..
Göğsümü çatlatırken nabzının tükenmiş sesi..

Sanki bir şakaydı bu!.. birazdan uyanacaktı,
Birazdan ateşi karıştırıp bir sigara saracaktı..
Oysa ölüm, sadık kalmıştı randevusuna, ah..
O da Nazlıcan gibi,
Bir daha olmayacaktı!..

Hey Bedirhan.. katran gecelerin heyulası!..
Hey Bedirhan.. kancık pusuların belası!.
Sen de böyle bitecek adam mıydın, konuşsana,
Hey Bedirhan hey.. mezarı kartal yuvası!..

Mor dağların kaçağı, hey Bedirhan!.
Mavi gözleri şahan, hey Bedirhan!.
Zulamda bir suskun gece bıçağı,
Beyaz gömleğimde kan, hey Bedirhan!.

Biz üç kişiydik.. üç intihar çiçeği..
Bedirhan, Nazlıcan
Ve ben: Suphi…

 

 

Bir Acayip Adam
Firtinadan arta kalmiş bir teknede,
Tevekkül içinde;
Görkemli sakali ve igreti parkasiyla,
Gizledigi macerasiyla,
Bir acayip adam yaşardi.
Akşamlari susardi,
Ben konuşsam kizardi…

Bir sürgün kasabasiydi,
Bir eski zamandi, Haziran\’di.
Çocuktum, evden kaçmiştim
Gelip ona siginmiştim…

Küçücük bir koydu, sigdi,
Burayi keşfeden belki de oydu.
Uzaktan, kasabanin işiklari yanardi,
içim anneyle dolardi, aglardim.
Suphi şöyle bir göz atardi,
Gizli bir cigara sarardi, aglardi.
Sonra barişirdik,
Ben flüt çalardim, cigara sönerdi,
Aglardik…

Nereden geldigini bilmezdim,
Kimsesizdi,
Belki kimliksizdi…
Onun macerasi onu ilgilendirirdi;
Kimseye ilişmezdi…

Bir şeylere küfrederdi hep,
Tedirgin bir balik gibi uyurdu.
Bazen kaybolurdu, arardim,
Yagmurun altinda dururdu.

Bir kalin kitabi vardi,
Cebinde olurdu, her gün okurdu.
Ben bir şey anlamazdim,
Kapagini seyreder, duymazdim.
Sakalli bir resimdi, kimdi;
Ne kadar mütebessimdi!

Sordum bir gün Suphi\’ye:
Söylediklerini niye anlamiyorum, diye.
Bildiklerini, dedi; yüzleştir hayatla
Ve sinamaktan korkma!.
Dogru ile yanlişi,
Ancak o zaman ayirabilirsin
Ve O\’nu anlayabilirsin…

Sonra gülerdi.
Günlerim, yüzlerce ayrintiyi
Merak etmekle geçerdi.
Sonra yine akşam olurdu, Suphi susardi,
Ben konuşsam kizardi.

Tekneye martilar konardi,
Yüregim Suphi\’ye yanardi, aglardim.
Suphi denize tükürürdü,
Gökyüzünü tarardi, aglardi.
Sonra barişirdik,
Ben flüt çalardim, yildiz kayardi,
Aglardik…

Bir sahil kasabasiydi,
Bir eski zamandi, Haziran\’di.
Çocuktum, evden kaçmiştim,
Gelip ona siginmiştim.

Bir gün aksilik oldu,
Annem beni buldu!
Suphi kaçip kayboldu.
Kasaba çalkalandi, olay oldu;
Ben sustum, kanim dondu!..

Polisler onu buldugunda tekti,
Felaketti…
Herkes meydanda birikti.
Karakoldan içeri girerken
Sanki magrur bir tüfekti!..
Ansizin dönüp bana bakti,
Anladin mi? dedi
Anladim, dedim; anladim…
Ve o günden sonra
Hiç bir zaman,
Hiç bir yerde,
Hiç aglamadim…

Etiket:

Benzer Haberler