Merdan Yanardağ Erdoğan’a hakaret davasında hakim karşısına çıktı! “Bu bir ideolojik suç üretimi”

Yayın tarihi: 28 Mart 2023 Salı 3:25 pm - Güncelleme: 28 Mart 2023 Salı 7:04 pm

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ‘a köşe yazısı nedeniyle açtığı ‘Cumhurbaşkanı hakaret’ davasının ilk duruşması bugün görüldü. Yanardağ savunmasında “Bu bir ideolojik suç üretimi” dedi.

Eleştiriye tahammül edemeyen AKP iktidarının basın kuruluşları ve gazeteciler üzerindeki baskısı sürüyor. İktidarın sansür aygıtı Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), TELE1’e ceza üstüne ceza yağdırırken, TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’a ise 10 Nisan 2022 ila 29 Mayıs 2022 tarihleri arasında, Birgün gazetesinde ‘Faşizm ve İslamcı faşizm’ başlığıyla yedi bölüm olarak yayımlanan seri köşe yazıları nedeniyle AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ davası açıldı. Merdan Yanardağ bugün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya avukatıyla birlikte katıldı.

DURUŞMA 18 TEMMUZ’A ERTELENDİ

Yanardağ, mahkemede yaptığı savunmada, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasını reddetti. Yanardağ, söz konusu yazının akademik derinliği olan bir inceleme yazısı olduğunu, bilimsel literatür ve bilimsel kavramlar kullanılarak kaleme alındığını söyledi. Yanardağ, yazıda ‘hakaret’ içeren tek bir kelime dahi kullanmadığını belirtti.

Yanardağ, hakkında açılan davaya ilişkin, “Bu bir ideolojik suç üretimi kendileri hakaret etti. Cumhurbaşkanı aynı zamanda siyasi parti lideri” dedi.

Yanardağ’ın savunması şöyle:

“Yaklaşık 2 buçuk yıldır Birgün gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktayım. Gazetede 10 Nisan 2022 ve 29 Mayıs 2022 tarihleri arasında ‘Faşizm ve İslamcı faşizm’ başlığı altında 7 bölüm olarak yayınlanan içerik benim tarafımdan hazırlanıp gazetede yayınlanmıştır. Öncelikle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu kabul etmiyorum. Ben gazeteciliğin yanı sıra siyaset bilimci ve sosyoloğum, akademik çalışmalar da yapıyorum. Pazar günleri yayınlanan seri yazı akademik derinliği olan bir incelemedir. Bu yazıda faşizm konusunda çeşitli tezleri değerlendirdim, çünkü bu alan hem siyaset biliminin hem de sosyolojinin inceleme alanıdır. Gazeteci olarak aktüel bir yanı olduğunu değerlendirerek kaleme aldım. Tümüyle bilimsel literatür içinde kalarak ve bilimsel kavramları kullanarak yazdım. Bir sempati ya da antipati üzerinden değil objektif kriterleri esas almaya çalıştım. Bilimsel bir makaledir, böyle bir makalede hakaret kastı aranmaz sadece iddialar tartışılabilir. Ortaya attığım bir tez var. Bu tez, karşı tezle değerlendirilebilir. Yazı boyunca tek bir hakaret kelimesi kullanılmamıştır. Faşizm siyasal bir kavramdır. İslamcılık da siyasal bir kavramdır. İslam dini ve inancıyla bir ilgisi yoktur. İslam dinini ve inancını istismar edenleri anlatmak için kullanılır bu kavramda siyaset literatüründe yer alır. Yazıda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yazar ve şair Necip Fazıl Kısakürek arasında fikri bir yakınlıktan söz edilmektedir. Bu bir suçlama değildir durum tespitidir, kabul ya da reddedilebilir. Ben anayasa tarafından teminat altına alının düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ve bir gazeteci olarak bu yazıyı kaleme aldım. Suçlamaları kabul etmiyorum. İtham çok zorlama ve ideolojik bir suçlama niteliğindedir kabul etmiyorum.”

Mahkeme heyeti Yanardağ’ın savunmasının ardından duruşmayı 18 Temmuz 2023 tarihine erteledi.

ERDOĞAN, YANARDAĞ’I HEDEF GÖSTERMİŞTİ

Öte yandan geçtiğimiz yılın eylül ayında basın mensuplarına konuşan Erdoğan, “Bir de Merdan Yanardağ diye birisi var. O da Osmanlı hakkında ahlaksız ifadeler kullanıyor, hakaretler ediyor. Bu ifadeleri kesinlikle nefret suçuna da girer. Tabii bunların üzerine gitmemiz lazım. Yani bu meydan o kadar boş değil. Bunu bilmeleri gerekecek. Ecdadımıza eğer layık olacaksak bunlara hukuk çerçevesinde gereğini yapmamız lazım” sözleriyle Merdan Yanardağ’ı hedef göstermişti.

‘Cumhurbaşkanına hakaret’ olarak değerlendirilen yazı ise şöyle:

Türkiye, “yeni faşizm” diye de nitelendirebileceğimiz, bu yanıyla Macaristan ve Brezilya gibi ülkelerle benzerlikler taşıyan ve fakat bu toprakların kültürel dokusu ve toplumsal yapısına göre şekillenen; dolayısıyla özgün yanları olan “İslamcı-faşist” bir rejimin yerleştirilmeye çalışıldığı siyasal-tarihsel dönemeçten geçiyor. İslamcı iktidar devlet aygıtını büyük ölçüde ele geçirse de, ülkeye tarihin akışına yön verecek ölçekte bir türlü hakim olamıyor. Kendi rejimini, geri dönüş eşiğini aşacak şekilde kuramıyor. Buna gücü, ittifakları, iktidar bileşimi, birikimi, görgüsü ve bilgisi yetmiyor. Tarih dışı ve fantastik bir programı uygulamaya çalışan İslamcı hareket, belli bir kitle temeline sahip olsa bile, toplumun geniş bir kesimi bu girişime direniyor.

İslamcı hareketin, devletin yapısını dönüştürme düzeyini ve Türkiye’yi nereye sürüklediğini bütün boyutlarıyla çözümlemek, doğru bir mücadele hattı geliştirmenin de ilk şartıdır. O nedenle, bu haftadan itibaren, faşizm, Türk faşizmi ve İslamcı faşizm konusunda bir dizi yazı yazarak konuyu tartışmaya çalışacağım. Umarım, kaçınılmaz şekilde teorik bir yoğunluğu da olacak makale oylumundaki yazılar ilgi çeker. Başlayalım öyleyse…

FAŞİZM TARTIŞMALARI

Faşizm ve faşizme karşı mücadele, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye’nin de içinde yer aldığı orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeler kuşağında yakıcı bir sorun haline geldi. İnsanlığa karşı bir saldırı olan faşizm, sosyalizme ve dünya halklarına karşı kapitalist emperyalist blokun dayattığı bir seçenek oldu. Türkiye devrimci hareketi ve işçi sınıfı için faşizme karşı savaş, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturdu. Bu mücadelede binlerce devrimci yaşamını yitirdi.

Bu nedenle, Türkiye sosyalistleri için faşizm çözümlemeleri ve faşizme karşı mücadele anlayışı her zaman önemli oldu. Ancak, durumun önemine ve faşizm konusundaki sayısız yayına karşın, bu alanda titiz bir teorik-politik çalışma yapıldığını söylemek zor. İslamcı faşizm ya da İslamo-faşist hareketler konusunda da –konuya ilişkin bazı makaleleri saymazsak eğer- çok fazla özgün bir çalışma yok. Faşizm konusunda teorik çalışma yapmak ve bu alanda ideolojik mücadeleye önem vermek, salt entelektüel bir çaba değil, faşizme ve İslamcı faşizme karşı yürütülecek politik mücadeleye yön verecek gerçek bir eylemdir.

Türkiye’de faşizm konusunda Türkiye solunun azımsanmayacak bir külliyata sahip olduğu söylenebilir. Çıkarılan bütün sol/sosyalist dergilerde mutlaka bir “faşizm tahlili” vardır. Bu tartışmalar özellikle MHP’nin etkin bir siyasal güç olarak tarih sahnesine çıktığı 1970’li yıllarda yoğunlaşmıştır. Ancak, durum böyle de olsa, Türkiye’de faşizmin ve faşist hareketin niteliğini derinliğine kavramaya ve özgün yanlarını ortaya koymaya dönük çalışmalar son derece azdır.

Türkiye’de faşizm tartışmaları neredeyse 1930’lu ve 1940’lı yılların kavramları, III. Enternasyonal’in saptamaları ve daha çok da Bulgar devriminin lideri Georgi Dimitrov’un “teorik” çerçevesini çizdiği bir anlayışın sınırları içinde yürütülmüştür. Durum böyle olunca “modern” faşist hareketler ve rejimlerde ortaya çıkan yeni öğeler, yeni dinamikler ve çıkış kaynaklarıyla karşılaştırıldığında kaçınılmaz olarak ortaya çıkan farklılaşma yeterince değerlendirilememiştir. Genellemeye dayalı bu kavramsal ve teorik sınırlanma, hem bütün dünyada tek tip faşizm modelinin aranmasına yol açmış hem de Türkiye’de gelişen faşist ve İslamcı faşist hareketlerin ayırt edici ve özgün yanlarının yakalanmasını engellemiştir.

***

Türkiye solu bütün gücünü, faşizmin “son tahlilde” tekelci sermayenin gerici ve aşırı milliyetçi kesimlerinin terörist bir diktatörlüğü olduğunu kanıtlamak için harcadı. Bunu yapmak belki yanlış değildi ama, faşizmi anlamak için hem ideolojik hem de politik bakımdan hayli eksik bir tutumdu. Dolayısıyla Türkiye sosyalist hareketi, tıpkı dünya solu gibi 1930’ların hatasını tekrarlayarak sadece faşizmin sınıfsal özüne ve nihai hedefine vurgu yapmış; fakat diğer taraftan faşizmi geliştiren dinamiklere, kitle temelinin özelliklerine, bu hareketin özgün sosyolojik nedenlerine, kültürel ve tarihsel derinliklerine ilgisiz kalmıştır. Örneğin, Türkiye’de ülkücü hareketin etkilediği binlerce insana, genel olarak aldatılmış, kandırılmış ya da satın alınmış insanlar ve serseriler gözüyle bakılmıştır. Oysa durum ne dünyada ne de Türkiye’de bu kadar basit değildir.

Siyasal İslamcılığın kolaylıkla faşist ideolojinin bir girdisine dönüşebileceği, dahası dinciliğin giderek kapsayıcı ve kitleleri sürükleyici bir rol oynayabileceği de aynı nedenle yeterince görülememiştir.

Dünyada ve özellikle Türkiye’deki faşizm tahlillerinin çerçevesini uzunca süre III. Enternasyonal’in VII. Kongresinde (1935) yapılan ünlü tanımlama çizdi. Bu analiz ve tanımlama çerçevesinin günümüzde de etkili olduğunu ve faşizm konusundaki incelemelerde hala belirleyiciliğini koruduğunu söyleyebiliriz. III. Enternasyonal’in yaptığı faşizm tanımı, Bulgar devriminin lideri Dimitrov tarafından, “Faşizm finans kapitalin en gerici, en bağnaz, en şoven (milliyetçi) ve en emperyalist unsurlarının açık zorba (terörist) diktatörlüğüdür” şeklinde formüle edilmişti.(1)

FAŞİZMİN TANIMI

III. Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun 13. oturumunda yapılan ve ilk bakışta doğru olsa da son çözümlemede sorunlu olan bu tanım, öncelikle ekonomizmle malûldür. Yani her şeyi ekonomik altyapıdaki gelişmelerle açıklamaya çalışan, siyasal, toplumsal, kültürel ve diğer olguları ve etkenleri yeterince dikkate almayan indirgemeci bir yaklaşımdır. Çünkü, öncelikle bu tahlilde, ayırt edici yanı ve esasa ilişkin durumu ifade etmek için seçilen “en” ölçütü görecelidir. Dolayısıyla tanımı bu parametreye oturtmak doğru değildir. Örneğin; faşizm neye, hangi örneğe ya da ölçüye göre “en gerici” ve “en emperyalist” veya “en milliyetçi” ya da “en bağnaz” burjuva diktatörlüğüdür? Diğer taraftan, tekelci sermayenin daha az emperyalist, daha az gerici, daha az şoven ve daha az terörist kesimleri hangi ölçüye göre belirlenecektir? Bu tasnif her yerde ve her durumda geçerli midir?

Kuşkusuz her zaman ve her durumda burjuvazinin, hatta tekelci burjuvazinin bütün kesimleri açık bir faşist rejim ya da diktatörlükten yana olmayabilir. Ancak, ülkelerin ve toplumların yaşamında öyle tarihsel dönemeçler yaşanabilir ki sermaye sınıfının bütünü açık bir faşist diktatörlükten, örneğin birer ara rejim gibi gelen faşist askeri darbelerden yana olabilir. Hatta orta sınıfların önemli bir kesimi bile böyle bir rejimi destekleyebilir. Dolayısıyla, Dimitrov ve III. Enternasyonal’in söz konusu tanımında bunlar (bir rejimin neye göre faşizm olarak tanımlanabileceğine ilişkin bilimsel ölçü, parametre) belli değildir.

Daha da önemlisi şudur; aşırı genellemeci bu tanım, sadece teorik ve akademik bir tartışma alanı olarak kalmamıştır. Tersine bu tanım, dünyada ve Türkiye’deki sosya­list hareketlerin ittifaklar politikasından mücadele taktiklerine kadar somut politik pra­tiklerini belirlemiştir. Örneğin, faşizm tehdidi altındaki ülkelerde ittifak yapmak için gerici, şoven, emperyalist olmayan ya da daha az milliyetçi, ırkçı ve zorba olan burjuva fraksiyonlar aranmış ve buna uygun cephe siyasetleri geliştirilmeye çalışılmıştır.

Bu tanımın ikinci zayıf yanı da yakın tarihte (2. Dünya Savaşı’ndan sonra) görülen askeri faşist diktatörlükleri ve Müslüman ülkelerde ortaya çıkan İslamcı faşist hareketleri açıklama yeteneğinin sınırlı olmasından ileri gelmektedir. Çünkü bu tanım, belli tarihsel ve siyasal koşullar oluştuğunda tekelci sermayenin bütün kanatlarının faşizm konusunda uzlaşabileceklerini öngörmez. Örneğin; güçlü bir sosyalist devrim tehdidi karşısında, sadece tekelci sermayenin tamamı değil, tekel dışı sermaye çevreleri de belirli bir evrede faşist diktatörlük seçeneğine razı olabilirler. Türkiye’de 12 Eylül faşizmi bunun tipik örneklerinden biridir.

DERİNLEŞEN ÇELİŞKİLER

Ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz halinin ulusal boyut kazandığı hallerde, egemen blok içindeki çelişkiler derinleşebilir ve sermaye partileri temsil yeteneğini yitirebilirler. Bu koşullarda tekelci sermaye fraksiyonlarından birinin burjuva demokratik süreçler içinde aradan sıyrılarak, rızaya ve güce dayalı hegemonya oluşturması her zaman mümkün olmayabilir. Bu durum, sermaye sınıfı bakımından tam anlamıyla bir yönetim krizinin oluşması demektir. Bu nedenle iktidar blokunun yeniden düzenlenmesi, “güçler dengesindeki değişiklik, ittifaka katılan güçlerin göreli ağırlıklarının yeniden dağılımı”(2) ve yönetim krizinin aşılması için tekelci sermayenin bütün kanatları faşist diktatörlük seçeneğinde anlaşabilirler. Örneğin, Türkiye gibi ülkelerde faşizmin süreklilikten çok, bir “ara rejim” olarak uygulanmasının (darbelerle gelip gitmesinin) bir nedenini de faşizmin egemen sınıflar arasındaki bu düzenleyici, yönetim krizini çözücü ve tekelci sermayenin hegemonyasını tesis edici yanında aramak gerekir.

Diğer taraftan faşizm tanımı, III. Enternasyonal kongrelerinde zamanla değişime uğrayarak son şeklini almıştı. Örneğin 1924’te toplanan V. Kongrede faşizm, “Gerileme çağındaki sermayenin diktatörlüğü” diye tanımlanır ve Stalin’in teziyle sosyal demokrasi de büyük bir siyasal hata olarak faşizmin yedek gücü, hatta bir kanadı sayılırken (sosyal faşizm), 1928’deki VI. Kongrede ise “büyük/ mali sermayenin diktatörlüğü” şeklinde değerlendirilir. Bu dönemde faşistler sadece İtalya’da iktidara gelmişlerdi. İtalyan Komünist Partisi’nin 1926’da faşizm konusunda geliştirdiği tezlerde ise “bütün burjuva güçlerin organik birliğine dayalı” bir diktatörlük tanımı yapıldı. Nihayet, Naziler Almanya’da iktidara geldikten iki yıl sonra 1935’te yapılan VII. Kongrede konuya ilişkin tartışmalar bitirilerek faşizm tanımına son şekli verildi.(3) Bütün eksikliklerine karşın –ki bunları tartışacağız- III. Enternasyonal, en azından son çözümlemede klasik faşizmin sınıfsal özünü doğru şekilde tespit etmişti.(4) Devam edeceğiz..

1- Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Çeviren; Dr. Ali Özer, Birinci Kitap, Ser Yayınları, 1976, Ankara, s. 52.

2- Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Birikim Yayınları, Mayıs 1980, İstanbul, Say: 13.

3- III. Enternasyonal/Belgeler, Derleyen: Hermann Weber, Belge Yayınları, Ekim 1979, İstanbul, Say: 11-83-141-335 vd.

4- Elfriede Lewerenz, Komünist Enternasyonalde Faşizmin Tahlili, Sol Yayınları, 2. Baskı, Aralık 1979, Ankara.

Merdan Yanardağ: Erdoğan’ın ŞİÖ’ye yaklaşımı samimi değil