Connect with us
TELE1 TV CANLI YAYIN

Hilafet Osmanlıya geçti mi, Abdülhamit Halife miydi?(1)

7 Temmuz 2020 Salı

İslam ülkelerinde din-devlet-toplum ilişkilerinde önemli bir rol oynayan hilafetin Osmanlı hanedanlığına nasıl ve tam olarak hangi tarihte geçtiği, dahası geçip geçmediği konusunda net bir kayıt, bilgi ve belge yok. Bununla birlikte, bazı kaynaklarda Abbasi Halifesi Mütevekkil-Alellah’ın (El Mütevekkil), İstanbul’a getirildikten sonra Ayasofya ya da Eyüp Sultan Camii’nde yapılan bir törenle -yine kesin tarih yok- hilafeti Yavuz Sultan Selim’e devrettiği iddia ediliyor.

Ancak bu konuda da hiçbir kayıt bulunmuyor. Çünkü Mütevekkil-Alellah, hem İstanbul’da bulunduğu dönemde hem de Mısır’a döndükten sonra halife unvanını kullanmaya, bu unvan ile karar ve fetva vermeye devam ediyor. Onun bu unvanı kullanmasına ve işlem yapmasına Osmanlı padişahları müdahale ve itiraz etmiyor.

Selçuklular gibi, Osmanlı’da da padişahın adına hutbeler okutmak ve sikke (para) bastırmak bir egemenlik simgesiydi. Yavuz da Kahire’ye girdiği haftanın ilk cuma günü bütün camilerde kendi adına hutbe okuttu. Hicaz’daki (Arap Yarımadası) Müslüman emirliklerine gönderdiği mektupta da artık Hac yolunu Osmanlı ordusunun koruyacağını belirterek, hutbelerin kendi adına okutulmasını talep etti. Bu talebi Mercidabık Savaşı’ndan sonra Yavuz Sultan Selim’in yanında bulunan yeni Abbasi Halifesi El Mütevekkil-Alellah da onayladı.

Yavuz Sultan Selim, Halep’te görüştüğü Halife’ye, kayıtlara göre büyük saygı göstermişti. Bu durum Halife’nin siyasi gücü olmasa bile İslam dünyasındaki manevi gücünün bir ölçüde devam ettiğini gösteriyordu. Bu nedenle, Yavuz Sultan Selim Kahire’ye Abbasi Halifesi ile birlikte girecekti.

Mısır başta olmak üzere, geniş Arap coğrafyasında idari düzenlemeleri yapan, valileri atayan Yavuz Sultan Selim, Mısır’dan ayrılmadan önce Halife El Mütevekkil ve İslam alimlerinden oluşan büyük bir Arap din adamları grubunu da gemiyle İstanbul’a gönderdi. Bu alimler grubu, Arap-Sünni İslam anlayışını İstanbul’da yeniden işleyerek, Osmanlı ulemasına hakim olacak, Osmanlı Devleti ve medreselerinin yeniden yapılandırılmasında önemli bir rol oynayacaktı. Yavuz Sultan Selim de Mısır’ı koruması için arkasında 40 bin kişilik bir ordu bırakarak İstanbul’da dönecekti.

YAVUZ HİLAFETİ DEĞİL, HALİFEYİ GETİRDİ

İstanbul’a geldikten sonra, kendisine koruması için verilen kutsal emanetlerin bir kısmını ve hazineye ait değerli varlıkları zimmetine geçirdiği (hırsızlık yaptığı) iddiasıyla suçlanan ve bu nedeniyle gözden düşen El Mütevekkil, Yavuz Sultan Selim  tarafından 1520 yılında Yedikule Zindanı’na hapsediliyor. Ancak, Yavuz Sultan Selim’in aynı yılın sonunda (22 Eylül 1520) ölümünden sonra tahta geçen Kanuni Sultan Süleyman, kendisini affederek Mısır’a dönmesine izin veriyor. El Mütevekkil, Kahire’ye gittikten sonra da, halife unvanını kullanmaya, bu unvan ile onay, icazet ve fetva makamı olarak işlem yapmaya devam ediyor.

Abbasi Halifesi El Mütevekkil, 1543 yılında Kahire’de ölüyor. Abbasi soyundan başka kimsenin Hilafet makamında hak iddia etmemesi, halifeliğin Osmanoğlulları’na devredildiğinin doğrulanması olarak yorumlansa bile, bu konuda da kesin bir kanıt bulunmuyor. Çünkü, Yavuz dahil, sonraki padişahların hiçbiri 18. yüzyıla kadar tereddütleri giderecek bir kesinlik ve kararlılıkla “Halife” unvanını kullanmıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı açısından hilafet, ihtiyaç duyulduğunda kullanılan bir kurum oluyor (Bkz. Hakkı Dursun Yılmaz, Büyük İslam Tarihi, Cilt: 10, Çağ Yayınları, İstanbul,1992: s.310).

Yavuz Sultan Selim’in, Osmanlı Devleti’nin merkezi siyasal yapısına hilafet kurumunu dahil ettiğine ilişkin bu temelsiz bilgi, o kadar sık tekrarlandı ki, adeta genel bir kabule dönüştü. Oysa, Yavuz Sultan Selim hilafeti değil, Halifeyi İstanbul’a getirmişti.

Osmanlılar bu konuda, Selçuklu geleneğine ve Nizamü’l-Mülk’ün görüşlerine uyarak, Hilafeti kendi denetimine alıyor, ancak, siyasi iktidarı dinin kurumsal yapısından ayrı tutuyordu. Osmanlı’da fetva makamı olarak işlev gören Şeyhülislamlık kurumu da bu nedenle oluşmuştu.

“İMAM KUREYŞ’TENDİR”

Osmanoğulları’nın Hilafeti Abbasi Hanedanlığından aldığı yolundaki görüş, İmparatorluğun gerileme ve çöküş döneminde, 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasından sonra  uydurulmuş bir efsane olmaktan öteye geçemiyordu. Bu antlaşmaya göre Rusya, Osmanlı ülkesinin tamamında Ortodoksların koruyucusu olarak tanınıyordu. Bunun üzerine Osmanlı padişahları da halife unvanı kullanarak Rusya’daki Müslümanların koruyucusu olduklarını ilan edeceklerdi. Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım elden çıkmış, ancak burada yaşayan Tatar Türkleri ve diğer Müslümanların dini bakımdan halifeye bağlı olacağı Rusya tarafından kabul edilmişti. Ancak bu kabul sembolik olmanın ötesine geçememişti. Osmanlı tahtında ise I. Abdülhamit vardı. Tarihin ironisi işte..

Dolayısıyla, Yavuz Sultan Selim’den tam 250 yıl sonra hilafetin Osmanlılara geçtiği iddiası ortaya atılmış, bu dönemde uydurulmuş bazı kanıtlar ileri sürülmeye çalışılmıştır. Uzak Doğu (Hindistan, Malezya vb.) Müslümanlığını dışında tutarsak eğer, Orta Doğu başta olmak üzere, aşağı yukarı bütün İslam dünyası henüz Osmanlı egemenliğinde olduğu için, 18. yüzyılda ortaya atılan bu hilafet iddiasına güçlü şekilde karşı çıkan olmamış, zamanla benimsenmişti.

Arap ülkelerini, özellikle Hicaz’ı ülkesine katan Yavuz Sultan Selim, o güne kadar Memlûk sultanlarının kullandığı “Hami’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn”, yani ‘Mekke ve Medine’nin Koruyucusu’ unvanını devraldı, hilafeti değil.. Yavuz, diğer siyasal unvanlarının yanı sıra ölene kadar da bu unvanı kullandı. Yavuz Sultan Selim, Abbasi halifelerine özgü olan “Hilafet-i Kübra” yani dünyadaki bütün Müslümanların meşru dini ve siyasi hakimi (Allah’ın yeryüzünde en büyük temsilci kıldığı kişi) olduğu iddiasında bulunmamış, böyle bir unvan kullanmamıştı.

Ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, hilafetin Osmanlı padişahlarına geçtiği iddiasını “safsata” olarak nitelendiriyor. İnalcık, hilafetin Osmanlı hanedanına geçtiği iddiası hakkında şunları yazıyor:

“I. Selim’in cihanşümul hilafet yetki ve sembollerini, Mısır’da oturan Abbasi Halifesi III. Al-Mütavekkil’den merasimle devraldığına dair rivayet, 18. yüzyılda ortaya atılmış ve Osmanlı sultanlarınca benimsenmiş asılsız bir rivayettir. Selim ile çağdaş Osmanlı ve Arap kaynaklarında buna dair bir kayıt yoktur. (…)”

“Kanuni Süleyman ‘halife-i rüy-i zemin’ unvanını kullanmıştır. Bu, bütün Müslümanların halifeliği iddiasında bulunduğuna dair bir kanıt olarak ileri sürülmüştür; fakat bunun o zaman bir tartışma konusu olduğu anlaşılmaktadır. Zira (Buhari ve öteki hadis mecmualarında yer alan) ‘İmam Kureyş’tendir’, yani, İslam cemaatinin dini başkanlığı Kureyş kabilesine aittir, hadisi karşısında, Osmanlı hükümdarlarının bütün Müslümanların halifesi olma iddiası, o zaman başka iki temel tarihi olguya dayandırılmak istenmiştir: (Birincisi) Osmanlı hükümdarları Fatih’ten beri, tüm İslam’ın gaza kılıcını elinde tutma hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdi… (İkincisi) Tüm İslam dünyasının hamisi (koruyucusu) olduğu tezini savunmaktaydı.” (Halil İnalcık, Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017: s.107-108).

Durum aslında son derece açıktır; siyasal nedenler bir yana , her şeyden önce teolojik bir kurum olan hilafetin Osmanoğlları’na geçişinin önünde, yine güçlü bir teolojik engel vardır.

OSMANLI ÇÖZÜLMEYE BAŞLAYINCA

Diğer taraftan, Selçuklu sultanları, Hilafetin başkenti Bağdat’ı ve Abbasi halifelerini denetimleri altına alsalar da makam ve unvanlarına saygı gösteriyorlardı. Tahta çıktıklarında bir “tayin menşuru” yani saltanatları için kutsal onay isteyen Selçuklu sultanları, hilafeti almaya kalkışmamış, kendilerini de “Zahiri Mu’avin”, yani halifenin yeryüzündeki yardımcısı’ ilan etmişlerdi. Yavuz Sultan Selim ve sonrasındaki Osmanlı sultanlarının durumu ya da din karşısındaki konumu da 18. yüzyıla kadar buna benziyordu.

Selçuklular ve Abbasi hanedanlığı döneminde, -hilafet makamı saltanatın denetimine girse de- devlet ile din işlerinin fiilen ve resmen birbirinden ayrılması aslında Ortaçağ Avrupası’na göre hem ileri bir durum hem de gelecekte laiklik için önemli bir zemin olduğu düşünülebilir. Ancak, hayat öyle gelişmiyor, maddi dünyanın ve siyasetin ihtiyaçları belirleyici oluyor.

Sürecek…