Connect with us
TELE1 TV CANLI YAYIN

Yeni Bir Cumhuriyet’e Doğru

27 Ekim 2020 Salı

 

Anlaşılan o ki, bu yılda Cumhuriyet Bayramı Törenleri yasakların ve bu yasaklara karşı verilecek mücadelenin gerilimiyle geçecek. Bütün bir ulus olarak bilmeliyiz ki, bizim örnek bir Kurtuluş Savaşı ve en az o savaş kadar kıymetli kültürel mücadelelerle var ettiğimiz Cumhuriyetimiz, tarikatlara ve aydınlık düşmanlarına peşkeş çekilerek yok edilmiştir. Bundan hareketle bizler; Cumhuriyetin ve değerlerinin gerçek sahipleri, yeni bir Cumhuriyet inşasında neler yapılabileceğini düşündük ve Cumhuriyet değerlerini içselleştirmiş bir grup insan (Celil Denktaş, Erendiz Atasü, Fırat Arapoğlu, Levent Üzümcü, Tuğrul Keskin) kültür alanındaki görüşlerimizi TKP önderliğinde oluşturulan ‘Dayanışma Meclisi’nde kaleme aldık. İşte o meclisin ‘Yeni Sosyalist bir Cumhuriyet’ talebi doğrultusundaki görüşlerini, bu hafta sizlerle paylaşmak istedim:

 

‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, önceki dönemin çöküşünü bizzat yaşadılar, acısını yüreklerinde duydular. Aldıkları en büyük ders, ülkenin emperyalizm tarafından ezilmesinin önüne ancak halkının topyekûn kalkınmasıyla, eğitilmesiyle, haklarının bilincine erip bunlara kendiliğinden sahip çıkmasıyla geçilebileceğiydi. Fransız Devrimi’nin ünlü, “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” sloganını benimsemişlerdi. Hemen yanı başlarında gerçekleşen ve Kurtuluş mücadelesine de fiilen destek veren Bolşevik Devrimi’yse, emekçi halka dayanarak, ondan güç alarak ve başka hiçbir güce bel bağlamayarak iktidara yürümenin canlı bir modeliydi onlar için.

 

Kurucular aynı zamanda, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Avrupa’yı sarsan politik ve sosyal reformların, kalkışmaların, sınıf savaşlarının, bunlardan doğan moral, hukuki, felsefi, edebi ve diğer güzel sanat dallarına yansıyan akım ve anlayışları kendi ülkelerinde de geliştirmeye çalışan ilk aydınlanmacı kuşağın mirasçılarıydılar.

 

Böylelikle de, Cumhuriyet’i tasarlarken ve hayata geçirirken yönlerini Batı’ya çevirdiler. Ülkedeki cehaletin ve yoksulluğun ancak “muasır medeniyetler” seviyesine gelinerek aşılacağına inandılar. Bu da ancak, kapitalist Batı’nın kültürünü özümseyerek mümkün olabilecekti. Ve onlara göre, kendilerine maddi destek vermiş, yol göstermiş Bolşevik Devrimi, hâlâ “Doğu”ydu!

 

Cumhuriyet’in bu modele tüm gücüyle sarılması gerçekten de ilk on, on beş yıl içerisinde Türkiye halkına oldukça büyük kazanımlar sağladı. Bunların en önemlileri, kulluktan vatandaşlığa geçiş ve bunun devletçe teminat altına alınması, hukuk ve adaletin herkesçe bilinir ve öncekine kıyasla önemli ölçüde erişilebilir olması, kara cehaletin önemli ölçüde yenilmesi ve temel eğitimin bir hak olarak yaygınlaşması, cinsiyet eşitliğinde ve seçme seçilme haklarındaki büyük kazanımlar, sosyal yaşantıda yurttaşlık hak ve görevlerinin öne çıkması, güzel sanatların yaygınlaştırılması ve geliştirilmesinde, evrensel klasik literatürün Türkçe’ye çevrilmesinde devletin öncülük rolünü üstlenmesidir.

 

Cumhuriyet’in kültürel atılımlarında halka, ülkenin hemen hemen her köşesine kadar yayılan Halkevleri, Halk Odaları, Kültür Ocakları vd. kanalıyla bizzat rol alma fırsatı verildi. Ülkenin ekonomik kalkınmasında belirleyici rolü olacağı, folklorunun da bilimsel gelişme merkezi olacağı düşünülen Köy Enstitüleri projelendirildi, hayata geçirildi.

 

Kurucu Kuşak’ın ekonomik-politik tercihlerini kapitalist Batı’ya çevirmesi, idealist, eşitlikçi, bağımsızlıkçı tasarılarıyla örtüşmedi. Kapitalist Batı’nın iktisadi prensipleri kendi özgün kültürüyle birlikte geldi ve kurumlaştı. Büyük kentlerdeki yaşam tarzının, ahlak normlarının, sosyal davranışların hızla yabancılaşması bir azınlık olarak ekonomik eşitsizlik içerisinden sivrilen sermayenin ve büyük bürokrat kesimin etiketi haline geldi.

 

Ülkenin tüm halkıyla birlikte topyekûn kalkınması, “sınıfsız imtiyazsız” bir toplumun kurulması için bir kaldıraç görevi üstleneceği düşünülen kapitalist Batı kültürü, halkın politik ve ekonomik irade üzerinde söz hakkı almasının eğitim ve kendini geliştirme olanaklarının giderek tıkanması yoluyla engellenmesi dolayısıyla tam tersi sonuçlar vermeye başladı. Giderek zenginleşen bir azınlık ile giderek yoksullaşan çoğunluk, birbiriyle hiç uzlaşamayacak iki ayrı kültürün gelişmesini doğurdu.

 

Bu ayrışma özellikle, II. Dünya Savaşı’nın ardından emperyalist merkezlerce körüklenen soğuk savaş döneminde yoğunlaştı ve ülke sermayesinin yerini açıkça emperyalist blok içerisinde oluşturulan ekonomik, politik, askeri ittifaklar içerisinde belirlemesiyle giderek derinleşti. Kültürel anlamda da yaşam tarzı, sosyal davranışlar, iletişim, eğitim ve üretim ilişkilerinde Cumhuriyet’in ilk yıllarında canlandırılmaya çalışılan ulusal ve yerel değerlerin üzeri örtülerek emekçi halk üzerinde hiçbir etik değer tanımayan, zemini belirsiz, eğreti bir “alışkanlıklar” silsilesi, toplumun dini hassasiyetleri de kullanılarak dayatıldı.

 

Kapitalist üretim ilişkilerinin iyice kök salması, hayat tarzının yanı sıra, bunalımlarıyla ve politik darbeleriyle de toplumu düzenli aralıklarla sarsması farklı yaşam tarzlarının çeşitli alanlarda birbiriyle çatışmaya girmesini kaçınılmaz kıldı.

 

Politika ciddi bir meslek, bir ticari çıkar ve ikiyüzlülük aracı haline getirildi, dinin bu amaçlara hizmet edecek şekilde yeni baştan şekillendirilmesi toplum nezdinde normalleştirildi. Birbirine düşman tarikatların halkın cahil bıraktırılması yolundaki işlevi laik devlet yapısı altında meşruiyet kazandı. Cumhuriyet’in en temel ilkelerinden olan Laiklik, kamu otoritesi gücüyle fiilen tasviye edildi.

 

Oligarşinin kontrolünde olan iletişim araçları aracılığıyla çoğunluğu kucaklayan kültürün içerisine dayanışma ve direnme potansiyelini hedef alan bireyci kurtuluş formülleri, yalancılığı ve sahtekârlığı, hırsızlığı hayatın olağan akışı gibi gösteren değerler, uyuşturucu, fuhuş, kumar ve silahı, kabadayılığı yaşamanın tuzu biberi olarak sunan tuhaf ilkeler, bayağılığı, cehaleti, kabalığı ve hak ihlallerini birer beceri olarak yutturmaya çalışan anlayış pompalanır oldu. Kültür, ilerletme ve geliştirme işlevini yitirdi, adeta kültürsüzleşmeye evrildi.

 

Cinsiyet eşitsizliği olağanlaştırıldı. Çocuklar hak kullanmada yaşa takılırken, istismarda yetişkin muamelesi görmeye başladılar. Hak/hukuk, kültürsüzleşmede en büyük darbeyi aldı ve buharlaştı.

Bizler, Dayanışma Meclisi katılımcıları olarak ülkemize ısrarla dayatılan “kültürsüzlük”ten tek kurtuluş yolunun ancak, sosyalist bir topyekûn yeniden yapılanmanın çatısı altında inşa edilebileceğini savunuyoruz. Böylesi bir inşa sürecinde:

 

– Cumhuriyet’in ilk on, on beş yıllık aydınlanma girişiminin tamamlanmasına öncelik verilecektir. Bu çerçevede öncelikle -okur yazarlık dışındaki- cehaletle mücadeleye ağırlık verilerek, “hür fikirli” insanların yetişeceği, bilimin ve emeğin en önemli erdemler sayılacağı yeni bir anlayışın gelişmesi desteklenecektir.

 

– Ülkenin neredeyse 200 yıla dayanan aydınlanma tarihi temel eğitim müfredatlarına konulacaktır.

 

– Sosyal sınıflar, aralarındaki eşitsizlikler ve bunların nedenleri temel eğitimde işlenecektir.

 

– Sosyal yaşamın temel kuralları, aile bireylerinin kendilerine, birbirlerine ve topluma karşı sorumlulukları, hakları okul öncesi eğitim kurumlarında öğretilecektir.

 

– Din ve inanç özgürlüğü tam olarak sağlanacak din değerlerinin sömürülmesine, toplumsal ilişkiler içerisinde bir çıkar aracı olarak kullanılmasına izin verilmeyecektir. İbadetin, inanç ayrımı yapılmaksızın, insanın yalnızca kendisini ilgilendiren kendi kişisel yükümlülüğü olarak sınırsız bir şekilde yerine getirebilmesi teminat altına alınacaktır. Sosyal yaşamın diğer alanlarına ibadet karıştırılmayacak, kişiye özgülüğünün korunması gözetilecektir.

 

– Dil, özellikle de ülkenin ortak dili herkese, dil bilgisi kurallarıyla birlikte öğretilecek, herkesin kendisini sözlü ve yazılı olarak düzgün, standart ifade edebilmesi sağlanacaktır. Aynı şekilde yerel dillerin de geliştirilmesi, kurallarının dil bilim ışığında belgelere dönüştürülmesi, bunun için dil enstitüleri kurulması, edebiyatının teşvik edilmesi sağlanacaktır.

 

– Güzel sanatların tüm alanlarında, kendi kendini yönetecek bağımsız örgütlenmeler teşvik edilecek, bu örgütlerin ulusal ve uluslararası çalışma ve ilişkilerine tam destek sağlanacaktır.

 

– Sanatçıların yaşamsal gereksinimleri, kendilerini geliştirme olanakları tam güvence altına alınacaktır.

 

– Sansür, yaşamın tüm alanlarından tamamen kaldırılacaktır.

 

– İfade özgürlüğü hiçbir istisnaya yer verilmeden tam olarak sağlanacaktır.

 

– Şeffaflık, temel kültürel prensip olarak tüm kurum ve kuruluş yönetimlerince teminat altına alınacaktır.

 

– Emek, içerik ve estetikle birlikte tüm kültürel çalışmaların temel ölçütü olarak kabul edilecektir.

 

– Kültür, hiçbir zaman insanın faaliyetlerinden bir veya birkaçını ifade etmek sınırlarına sıkıştırılamaz. İnsanın insan olma özelliklerinin başında ekonomisiyle, politikasıyla, üretim ilişkileriyle, sosyal düzeniyle, bireysel davranışlarıyla, ideolojisiyle vd. kendi kültürünü yaratma yeteneği gelir.’