Türkiye’de gerçek bir seri katil: Mirza Hud!

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Türkiye’de gerçek bir seri katil: Mirza Hud!

Cevat Turan; Mirza Hud’un hikayesini anlattığı ‘Kibele’nin Laneti’ romanında Tarihi eser kaçakçılığı üzerinden sıradan insanların da nasıl olağandışı hayatlar yaşayabileceğini anlatıyor, katil olmaya dair keskin bir bakış sunuyor. Kibele’nin Laneti; Alfa Yayın grubuna ait Mona Kitap tarafından yayınlandı.

Salih ve Alman arkadaşı Müller, Kalatepe’de bir mağarada, bereket tanrıçası Kibele heykeli bulunduğuna dair bir bilginin peşine düşer. Eşsiz Frig heykeline ulaşmak için plan yaparlar. Ancak bu hırsızlıkta kendilerine yardım edecek, yöreyi iyi tanıyan ve güvenilir birine ihtiyaçları vardır. Parasını verince susacak ve suç işlemeye alışık birine… Salih’in çocukluk arkadaşı aklına gelir. Kabarık suç sicili yüzünden artık dağa çıkmış olan Mirza Hud! Genç bir adam olan Mirza, buluştukları meydanda, onları küçük siyah gözleri ile ölçüp tartarken, diğerleri başlarına geleceklerden habersizdir.

Altın Kibele heykelciği ile başlayan hikâye, zaman zaman bizi tarihin gizemli odalarında dolaştırsa da, daha çok bir seri katilin hayatına ne hissettiğine ve romanın yan karakterlerinin de yaşamlarına odaklanıyor.

Okurun sorgulamalarla zaman zaman kendine rastladığı romanda, aklına takılabilecek soruları yazara soruldu;

Cevat Bey son romanınız Kibele’nin Laneti. İlk bakışta mitolojik bir öykü çağrışımı yapıyor. Ama aslında 8 cinayet işlemiş bir katilin romanı. Mirza Hud kimdir? Gerçekte yaşamış bir insan mıdır? Yoksa sizin kurmaca bir karakteriniz mi?

Her ne kadar mitolojik bir konuyu çağrıştırıyor olsa da işin özü, bu bir seri cinayet romanıdır. Mirza Hud empati duygusu olmayan, ileri derecede narsist kişilik ve her suç karşısında kendi haklılığına inanan bir karakter. Çünkü biliyoruz ki gerçek hayatta ki bu tür suçlular da aynı karakteristik özelliklere sahip olurlar.

Roman, gerçek bir karakter ve hikâye ile yazılmaya başlandı. Ancak gerçeği olduğu gibi aktarırsanız bu roman olmaz. Yazma sürecinin içinde bambaşka bir karakter ve birbirini tamamlayan öyküler ortaya çıktı. Çıkış noktam olan insan neden öldürür sorusunun etrafında dolaşmaktan hiç kopmadım ama ilk çıktığım gerçek karakterle de alakası kalmadı.

Kendisiyle görüştüğünüzü söylüyorsunuz. Siz neler hissettiniz öncelikle? Bunca cinayet işleyen biriyle yan yana gelmekten korkmadınız mı?

Evet, kendisiyle görüştüm. Oldukça sakindi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hayatının tüm detaylarını anımsayacak kadar da keskin bir zekâya sahipti. Her cinayet hakkında sürekli kendi haklılığını anlattı. Benim esas merak ettiğim vicdanının olup olmadığıydı. Öldürdüğün insanların hiç gözlerinin içine baktın mı diye sordum? Ve de en çok öldürdüklerin arasında hangisine üzüldün dedim? Çok rahat ve açık yüreklilikle yanıtladı. Karşımda duran hepimiz gibi bir insandı. Ama duygular, kişilik ve olaylar karşısındaki soruna çözüm yöntemi akıl almaz çılgınlıktaydı. O zaman romanı yazarken çıkış noktalarımdan biri olan soruya yanıt aramalıydım. İçimizden birileri de ya da sen, ben hepimiz bir anda katil olup sonrasında bundan haz duymaya başlayabilir miydik? Bu bize bir sosyal statü kazandırır mıydı?
Mirza Hud romanınıza birebir mi aktarıldı? Yoksa bu karakter üzerinde kurmaca var mı?

Mirza Hud gerçek karakterden yola çıkılan ama roman bittiğinde gerçek karakterle hiç alakası olmayan bir kişiliktir. Bu durumda gerçek midir, kurmaca mıdır ya da okur romanı bitirdikten sonra ne hissetmektedir, bırakalım o yanıtlasın. Roman bittiğinde okur şunu sorma cesaretini kendinde bulabilecek midir? “Benim içimde de biraz Mirza Hud var. Ama ben bastırmasını ve içimdeki Mirza Hud’u yönetebiliyorum. Onu sosyal hayatın içine katabiliyorum” diyebilir mi? Esas bu soruları okur yanıtlamalı.

Mirza’ya bir seri katil demek mümkün mü? Çocukken yaşadığı bir istismar nedeniyle öldürmeye başlıyor. Daha sonrakiler farklı nedenlerle öldürülüyor. Klasik bildiğimiz anlamda seri katilden ayrılıyor mu?

Mirza Hud bir seri katildir. Ancak bizim ülkemizde ve bu coğrafyada işlenen seri cinayetlerin anatomisi, gerekçeleri, öldürme biçimleri ABD ve başka ülkelerde yaşananlara benzemiyor. Bu yüzden yazmadan önce klasik anlamda seri cinayet var mı Türkiye de diye baktım. Evet var. Ama o kadar çok kamuoyuna yansımış, toplumu sarsmış olaylar olarak görülmemiş. Aynı anda birden fazla cinayet işleyen seri katil olmaz, sadece katil olur. Ama tasarlayarak, bilerek ve isteyerek birden fazla insan öldürürseniz bunun adı seri cinayettir. Tasarlanan cinayetlerin işleyiş şeklinin de birbiriyle benzeşmesi lazım. Türkiye de henüz öldürdüklerini dolabına saklayıp yiyen ya da komşularına ikram eden seri katil yok varsa da ben bulamadım. Bu nedenle bizim seri katilimiz klasik seri katil tanımından farklılaşıyor. Çünkü kültür, ahlak yargısı, değerler ve coğrafyanın yaşanmışlıkları farklı. Belki Türkiye’de kapitalizm ileri derecede gelişir ve insanlar arasındaki değerler biçimi batıya iyice benzemeye başlarsa seri katillerin cinayet gerekçeleri ve cinayet işleme şekilleri de farklılaşabilir.

Çocuk istismarı can yakıcı meselelerimizden biri. Bu tür vakalarda insanlar suçluların idamını dahi istiyor. Mirzanın da ilk kanı dökmesinin nedeni çocuk istismarı olduğuna göre bütün cinayetleri vicdanen affedilebilir mi?

Mirza başka bir çocuğun başına geldiği için onu cezalandırıyor değil. Çocuklukta kendisi yaşadığı için öldürmeye kararlı bir iç kişilik gelişiyor. Sonra da bozuk bir kişiliğe evrilmenin kapısı açılıyor. Çocuk istismarı günümüzün en nefret edilesi sorunlarından biridir. Ve ne yazık ki ceza davalarından çıkan sonuçlar adaletli, aynı suçu tekrarlamaya meyilliler için caydırıcı değil. Aile içi istismarların dışında en çok vakaların inanç temelli tarikat yuvalarında yaşanmasını nasıl tarif edecek bu toplum. Bu sapkın suçlular ceza almadan kurtuluyor ne yazık ki. Kendi çocuklarını koruyamayan bir toplum ne vicdanını koruyabilir ne de kendi geleceğini.

Cinayetlerin ikisi istismar gerekçesi romanda, diğer 6 cinayet farklı nedenlerle işleniyor. Çocuk istismarına neden olanların hadım edilmesine ilişkin bir yasa tartışılmıştı geçmişte. Bu çok da yanlış bir tartışma değildi aslında.

Romanın yüzdüğü deniz arkeoloji. Tarih ve arkeoloji ile edebiyat dengesi roman da çok iyi oturmuş. İkilem de kaldığınız; çok mu tarihsel oldu acaba ya da yeterli bilgi veremedim mi diye düşündüğünüz oldu mu?

Hayır, aksine şimdi baktığımda biraz daha arkeoloji yolculuğuna çıkarsam mıydı okuru diye düşünmüyor değilim. Ancak seri cinayet okur kitlesi ile arkeoloji okuru farklı kesimler. Bu nedenle her ikisinin de dengede ele alınmasının doğrulanması, okurlardan gelen tepkilerden anlaşılıyor.

Daha önce yazdığınız ‘Bir eylül yarası’ dönem romanıydı. Bu roman da 70’lerde geçiyor. Bu dönemi özellikle mi tercih ediyorsunuz?

Özellikle tercih ettiğim yıllar değil ama etki alanında kaldığım ve aklımı kurcalayan dönemlerden etkilenmiş de olabilirim. Belki de çocukluğum, yaşanmışlığım bu yıllara denk geldiği içindir. Kim bilir?

Roman da ana karakterin her cinayet sonrası kendini haklı bulduğunu, yan karakterlerin ise neredeyse onun haklılığını belirtir iç konuşmalarını okuyoruz. Bu durum zaman zaman okuru seri katile hak verir bir anlayışa itiyor. Her insanın içinde hem iyilik, hem de kötülük olduğunu düşünürsek, ana karakterinizi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kitap okunup bittikten sonra, okur seri katil hakkında nasıl bir duygu içinde hissediyor kendini? Hem nefret edip hem de saygı duyuyor mu içten içe. Bunun her iki duyguyu da bıraktığını okurlardan, onların duygularından anlıyorum. Bir karakter çok kötü biri olabilir ama bir yandan onu anlamaya da çalışabilir okur. TV izleyicisi içinde bu durum aynı. Bu cinayetlerin doğrulandığı anlamına gelmez. Faruk Erem’in “Bir Ceza Avukatının Anılarını” Ankara Sanat Tiyatrosunda izlemiştim. Sanırım Rutkay Aziz, Cezmi Baskın ve Altan Erkekli oynuyordu. Oradaki temel mantık şu idi. “Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar.”

Bu tür romanlardaki karakter yaratımlarında en zor olan şeydir okur gözünde suçlunun nasıl anlaşılacağı. Ondan hem nefret edecek, hem de içten içe sempati duyacak. Hayatta böyle değil mi zaten? Her yol bizi zıtların birliğine çıkartmıyor mu?

Bu romanda farklı bir deneme var. O da Türk romanlarında olmayan, öldürülen insanların iç konuşmaları ile kendisi ve katili hakkındaki görüşlerinin ilk ağızdan anlatımıdır? Okur bunu çok sevdi ve anlaşılır buldu.

Roman da geçen Kamer komutan idealist bir asker. Onunla ana karakter Mirza Hud arasında nasıl bir ilişki var? Severler mi birbirlerini? Anlarlar mı ruh hallerini?

İkisi de zıt karakterler. Farklı kültürlerden, farklı coğrafyalardan gelen bir şekilde bir yerde yolları kesişen iki ayrı şahsiyet. Bir suçlu, diğeri kanun adamı. Biri kaçan, diğeri kovalayan. Ancak her ikisinin de önem verdiği “suç” kavramının dışında aralarında başka bir şey var. İşte bu şey onların birbirlerine karşı saygı duymalarına neden oluyor. En kritik anlarda bile biri diğerinin gururu ile oynamıyor. Onun iç dünyasını alıp kopartmıyor. Her ikisi de konumlarını ve ne yapıp, ne yapmayacaklarını biliyorlar ama bunu bir denge içinde sürdürüyorlar.
Kitabın sinemasal bir tadı var. Sinema ya da Dizi olarak çekilmesine nasıl bakarsınız? Bunu düşünerek mi yazdınız?
Hiçbir romanımı sinemaya uyarlanır diye yazmadım. Bunu da öyle. Ancak filminin ve dizisinin çekilmesine karar verirse birileri onu, o zaman düşünürüz.

Benzer Haberler