Sanırım, bugün toplumda en yaygın ve yoğun yaşanan duygu: “gelecek kaygısı”. Yaygın derken sadece toplumun en yoksul ve emekçi kesimlerini kastetmiyorum. Öyle olsaydı, bu “normal” bir durum olurdu. Çünkü bizimki gibi azgelişmiş toplumlarda ekonomik bakımdan zayıf olan yoksul kesimler içinde her zaman yaygın olan ve şu veya bu biçimde üstünden gelinmesi gereken bir duygudur bu.

Ama bugün durum biraz daha farklı. Gelecek kaygısı yaşayanlar sadece yoksullar ve emekçiler değil. Kabaca “orta sınıflar” diyebileceğimiz nispeten belli rezervleri olan kesimler içinde belki bu duygu daha da yaygın. Çünkü onlar bu duyguya pek alışık değiller, dolayısıyla daha yoğun yaşayabilirler. Yoksulluk ve yoksunluk durumundan daha yakıcıdır varsıllığını yitirme kaygısı. Yani bugün ülkemizde sadece yoksullar değil, küçük varsıllıkları olanlar da hissetmektedir bu duyguyu.

Hatta şöyle bir iddiada bile bulunulabilir: Gelecek kaygısını en yoğun yaşayan kesimlerden biri bizzat iktidar odağı ve yakın çevresidir.

Bu iddiayı destekleyen en çarpıcı kanıt iktidarın seçim temasıdır: Beka sorunu. Bence bir aldatmaca ve kara propaganda değil gerçek bir sorundur bu. İktidarın gelecek kaygısının dışavurumudur. Emekçilerin ve orta sınıfların gelecek kaygıları nasıl ekonomik ve sosyal kaygılar, talepler, isyanlar biçiminde ortaya çıkıyorsa, iktidarda bulunanların gelecek kaygıları da “beka çığlığı” biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Dikkat edilirse, başta Erdoğan olmak üzere Cumhur İttifakı’nın sözcüleri sürekli “beka sorunu” propagandası yapmaktadırlar ama “beka sorununa çözüm” propagandası yapamamaktadırlar. Madem bu kadar ısrarla vurguladığın bir beka sorunu var, peki sen iktidarsın, nasıl çözeceksin bu büyük beka sorununu? Yanıt yoktur! Yani ısrarla vurguladıkları sorunlar konusunda topluma bir çözüm sunamamakta, bir gelecek uzanımı yapamamaktadırlar.

Yapamazlar, çünkü vurguladıkları beka sorunu toplumun değil kendi sorunlarıdır. Kendi iktidar sorunlarıdır. Beka sorunu dediklerine tek çözümleri iktidarlarının devam etmesi gerektiğidir. Yani iktidarı yitirme kaygılarını yansıtmaktadırlar aslında… İktidardaki en ufak bir aşınmanın bile ne kadar can alıcı olabileceğini ve ardının çorap söküğü gibi gelebileceğini bilmektedirler.

Normal durumlarda iktidarı kaybeden parti muhalefete geçer; yani dünyanın sonu değil. Ama AKP ve Erdoğan için iktidar yitimi dünyanın sonudur. Gerek devrim gerekse karşı-devrim yapan partiler için iktidar yitimi dünyanın sonu olur; bir toplum-bilim yasasıdır bu. Bundan daha yoğun ve yıkıcı bir gelecek kaygısı var mıdır? Beka sorunu vurgusu, iktidarın SOS çığlığıdır.

Bu nedenlerle, toplum piramidinin en tepesinden tabanına kadar her kesime sirayet etmiş bir gelecek kaygısından söz ediyorum. Her kesimin gelecek kaygılarının içeriği farklı ama gelecek kaygısı duygusu ortak.

Farklı gelecek kaygıları çatışmaktadır bugün, farklı gelecek modelleri değil. “Esas sorun ne?” tartışması yapılmaktadır; “Esas çözüm ne?” değil. Sorunlarını yarıştırıyor toplum; çözümlerini değil. İşte yeni ve ilginç olan sosyolojik olgu budur.

***

Toplumda ilkine (gelecek kaygısı) bağlı olarak ortaya çıkan bir diğer yaygın ve yoğun duygu durumu da “reform umudunun yitirilmesi” duygusudur. Bu da zengin-yoksul, iktidar-muhalefet ayrımının ötesine geçen yaygınlıkta bir duygu.

İnsanlar verili çerçevenin (düzenin, sistemin) içinde kalmaya devam ederek ufak-tefek düzeltmelerle sorunların halledilebileceği duygusundan uzaklaşmaktadırlar. Bu başlarda kendini karamsarlık ve çaresizlik biçiminde gösterebilir. Örneğin iktidara muhalefet eden kesim içinde bu duygu yoğundur; ne yapsak olmuyor duygusu… Bireysel kaçış eğiliminin toplumsal bir olgu haline gelmesinin nedeni budur.

Ama benzer duygu durumu iktidar odağında ve tabanında da yoğundur. Onlarda da bir “ne yapsak olmuyor” karamsarlığı yok mudur? Ne yaparlarsa yapsınlar, toplumun en az yüzde 50’sini ikna edemiyorlar.

Bu durum, iki taraf içinde de “karşı tarafı ikna etme” eğilimini zayıflatmaktadır. İktidar kesimlerinde bu eğilimi çok daha net olarak görüyoruz. Özellikle Erdoğan, toplumun yarısından umudunu kestiğini açıkça belli etmektedir (kanıt: konsolidasyon söylemi). Onun derdi ne yapıp edip diğer yarıyı toparlamaktır.

İktidarın -belki de zorunlu olarak- küçük fırça darbeleriyle (reformlarla, supapları devreye sokarak) toplumun çoğunluğunu kapsama yaklaşımını terk etmesi, muhalefette de aynı biçimde “bu iş mevcut koşullar çerçevesinde olmayacak” eğilimini güçlendirmektedir.

Reform umudunun yitirilmesi, gelecek kaygısını besleyen esas kaynaklardan biridir.

***

Peki, ne olur böyle toplumlarda? Tarihe bakarak yanıt vermeye çalışırsak: böyle toplumlar radikal olur. Önce bir kaos, sonra yeni bir düzen gelir. Bu yeni düzenin olumlu mu olumsuz mu olacağını toplumun mayası (ve dünya koşulları) belirler. Yüz sene önce benzer koşullarda çürümüş saltanattan bir cumhuriyet çıkardı bu toplum. Mayamızın bu yönüne güvenmekten başka çaremiz yok.

Başka bir yazının konusu ama şimdilik değinelim: AKP-Erdoğan iktidarı karşı-devrimi sürdürebilme yeteneğini yitiriyor. Bu, karşı-devrim sürecinin sona ermesi anlamına gelmiyor; karşı-devrimin yeni “devrimcilere” ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Tıpkı devrimin de yeni devrimcilere ihtiyacı olduğu gibi… Her kesim kendi “çaresizliğinin çaresini” arıyor.

Son bir nokta: Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Dünya çapında da böyle bir süreç yaşanıyor. İnsanlık böyle bir süreçten geçiyor. Görüyoruz ki, dünyanın hiçbir köşesi bu durumdan azade değil. Öyle ki, Kanada’ya veya Yeni Zelanda’ya göçen dostlarımız, Türkiye’ye dönmek zorunda kalabilirler…