Rusya-Ukrayna savaşının düşündürdükleri-3

23 Temmuz 2022 Cumartesi

Ertürk Akşun

Neo-liberalizm çökmek üzere ve dünya yeniden şekillenmeye başlıyor. Peki biz bu yeni şekillenen dünyada yerimizi nasıl alacağız?

Uzun süredir krizin eşiğinde olan neo-liberalist yönetim bir çıkış yolu aramaktan ziyade, karşısında hiçbir güç olmadığından krizleri geçiştirmekle yetiniyordu. Tek kutuplu dünya tekelci kapitalizme bu olanağı sağlıyordu.

Friedman’ın neo-liberal ekonomisi aslında Adam Smith ve David Ricardo sistemine geri dönüştü, tek farkla: Sömürülecek ülkelerde hükümetler ve temsilciler, ordu bulundurarak değil, büyük şirketlerin o ülkelerde daha rahat edebilmesinin koşullarını yaratarak, buna uygun yasaları çıkartarak (1990’lardan sonra bu konuda yüzlerce yasa çıkarılmış ve geri kalmış ülke yönetimlerine imzalatılmıştır), uluslararası sınırları ve güçlü ulus devletleri ortadan kaldırarak vs. İstenilen sonuç zayıflayan ulus devletlere artık büyük ordularla saldırmak yerine, Eric Hobsbawm’ın tespitiyle güçlü şirketlerin kendi özel kuvvetleri aracılığıyla ve o ülkelerde etnik gruplar arası yaratılan çatışmalarla sağlanmıştır (yeni mafya düzeni diyebiliriz buna). Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan silahlar bu ülkelere satılmış, grupların silaha ulaşımı kolaylaşmış vs. Bu konu aslında ortaçağ dönemindeki güçlü imparatorluklar yerine, bağımsız derebeylikleri düzenini çağrıştırmaktadır ve bu da ayrı bir yazının konusudur.

Neo-liberal dönemin başlangıcına Reagan-Thatcher dönemi de denmiştir. Reagan o kadar Adam Smith hayranıdır ki Beyaz Saray yetkililerinin bazılarına Adam Smith posteri bulunan kravatlar taktırmışlardır.

Adam Smith ve Ricardo’ya göre ülkeler birbirleriyle gümrük duvarları olmadan serbestçe ticaret yapabilmeliydi. Ricardo’ya göre ülkeler görece ucuz üretebildikleri malların üretimlerinde uzmanlaşmalı, bunun sonucunda da bütün ülkeler kazançlı çıkmalıydı.

O dönemlerde buna itiraz eden iktisatçı Alman Friedrich List olmuştur. List serbest ticaretin her durumda iyi olduğunu reddetmiştir. Çünkü her ülkenin gelişmişliği eşit seviyede değildir. Bu yüzden bir süre sonra gelişmiş ülkeler, sanayilerinden dolayı, her konuda üretimlerini daha ucuza yapabileceği için, bir süre sonra gelişmemiş ülkeler gelişmiş ülkelerin kölesi olacaktır. Bugün geldiğimiz nokta tam da budur.

Peki bu yolun sonuna nasıl gelindi? Tekelci kapitalizmde her tekel kârını en üst seviyeye çekmek zorundadır. Şöyle düşünelim, bir büyük firma ne kadar büyürse büyüsün hep arkasında kendisini tehdit eden başka firmalar bulacaktır. O yüzden sürekli kârını maksimize etmek durumundadır. Büyük firma canım sıkıldı çok kazandım artık yeter, kendimi dünya işlerinden uzak tutayım da hayır işleri yapayım deme lüksüne sahip değildir. Rekabetçi kapitalizmin özünde rekabet etmek vardır. Eğer tekelci kapitalist daha ucuza (bunun koşulu ne olursa olsun, ekolojik olarak dünyanın sonunun gelmesi, işçilerin asgari yaşama koşullarının kaybolması, içsavaş filan umurunda olmaz) üretebilmek için hem hukuki güç, hem zor kullanımından kaçınmayacaktır. Nitekim böyle de oldu. Son kırk yılda sürekli kârlarını maksimize etme uğraşı, zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul, sömürülen ülkenin tüm kaynaklarının sömürülmesi, dünyanın çöle dönüşmesini, içsavaşlar ve elbette bunun sonucunda da büyük bir doğudan batıya, güneyden kuzeye göçü doğurmuş oldu.

Bugün artık ABD’de büyüme oranı yüzde 2’lere yani 1970’lerde neo-liberal ekonomiye geçişin nedeni olan büyüme oranına gerilemiştir. Batı Avrupa büyük bir resesyonun eşiğindedir. Ve Batı bundan çıkış yolunun daha fazla baskı ve daha fazla sömürü düzeni olduğunu düşünmektedir. NATO’nun genişleme çabası bundan dolayıdır.

Sömürülecek ülke ve sömürülecek insan kalmadığında, sömürüyü devam ettirmenin yegâne yolu zor kullanmaktan geçiyor. Büyük tekellerin yeni sömürülecek alanlarda askeri gücünü artırmasının temelinde bu var. Ayrıca bu sömürü düzeninde ayrı bir yer kapmak isteyen gelişmekte olan ülkeler de kendi alanlarını korumak ve artırmak niyetinde. O yüzden NATO ve BRICS konusuna bakmadan bu yazı tam anlamıyla anlaşılamayacaktır.

BATI’NIN YENİ SİLAHLI GÜCÜ NATO

NATO’ya karşı olmadan ezilenlerin yanında saf tutmak, kısacası solcu olmak mümkün değildir.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Soğuk Savaş yıllarında dünya net olarak ikiye bölünmüş oldu. Varşova Paktı ve NATO. Peki dünya tek kutuplu olduğu 1991 yılından sonra NATO neden dağıtılmadı? Cevabı basit ve kısa, NATO artık demokrasi havariliğinin silahlı gücü olarak kullanıldı. Balkanlarda, Ortadoğu’da, Afganistan’da ve birçok yerde artık NATO Batı’nın silahlı gücü olarak işlevini devam ettirdi.

Konuya geçen haftalarda Merdan Yanardağ bir yazısıyla katkı verdi, oradan aktarıyorum:

“NATO’nun 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde yapılan İstanbul zirvesinde, ittifakın kuruluşundan sonraki yeniden yapılandırılma yönündeki en önemli adımının atıldığı söylenebilir. Yeni tehdit değerlendirmesinin kabul edildiği bu zirvede, eski NATO bir anlamda tarihe havale edildi. Yeni NATO, Soğuk Savaş döneminde sahip olduğu Avrupa merkezli savunma konseptini değiştirerek, bir dönüşüm sürecine girdi. NATO artık bir ‘savunma’ örgütü olarak değil, dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkacak ‘tehditlere’ karşı bir ‘müdahale örgütü’ diye tanımlanıyordu.

Avrupa’ya yoğunlaşan Soğuk Savaş NATO’su ile artık Kafkaslara ve Orta Asya’ya uzanan, tehdit ve meydan okumalara daha global yaklaşan, Afganistan’da olan, Irak’ta rol almaya hazırlanan, Akdeniz ve Ortadoğu’da işbirliği ve yeni inisiyatifler başlatan ‘yeni NATO’ arasında bir köprü İstanbul. İttifak faaliyetlerinin yeni merkez üssü İstanbul.

Türkiye artık terörle mücadelede ‘cephe ülkesi’ ya da ‘merkez üs’ olarak görev yapacaktı. Bir anlamda Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın üstlendiği rol, stratejik değeri teyit edilerek bu dönemde Türkiye’ye biçildi. İşte AKP bütün bu emperyalist siyaset planlamasına daha kuruluş aşamasında ‘evet’ dediği için iktidara getirilmişti.

Böylelikle NATO ilk kez, Avrupa, Yakındoğu ve Ortadoğu’nun ötesine uzanan geniş bir bölgeyi, neredeyse gezegenin tamamını ‘çıkar alanı’ ilan ediyordu. İlk kez Çin, NATO’nun mücadele edeceği bir ülke olarak tanımlanıyordu. Dünyanın ekonomik, teknolojik, siyasal ve askeri bakımdan yükselen bir gücü olan Çin, ABD tarafından NATO eliyle bloke edilmek isteniyordu.”

Eric Hobsbawm 1999 yılında yaptığı bir söyleşide, “Yeni bir dünya savaşı çıkar mı?” sorusuna şu yanıtı veriyor:

“Dünyanın büyük devletleri arasında bir savaşın çıkması hâlâ mümkün müdür? Amerika tek süper güç olduğu sürece cevabımız hayır olacaktır. Çin’in er ya da geç ABD’ye rakip olacak askeri bir yeterliliğe ulaşması imkân dahilindedir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini söylemek değil niyetim. Fakat kesin olan şu ki bu gerçekleşmediği sürece yeni bir dünya savaşı olasılık dışıdır.”

Batı NATO aracılığıyla genişlemeyi sürdürmeye çalışıyor ve bunu zor aygıtlarıyla yapma niyetinde. İşte tam bu noktada Rusya-Ukrayna savaşı patlak veriyor, aslında bir zorunluluk olarak bu savaş ortaya çıkıyor. Çünkü bu noktada Doğu Bloku ya da gelişmekte olan ülkeler diyebileceğimiz yeni güçler bu genişlemeye dur diyemezse uzun süre daha ezilmeye mahkûm olacağını biliyor. Yani kısacası Batı için bu genişleme sürdürülebilirliğinin yegâne dayanağı, doğu için ise dur denmezse ezileceklerinin garantisi.

İşte bu noktada Doğu Bloku da diyebileceğimiz BRICS oluşumuna bir göz atalım.

BRICS grubu Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşuyor. Ekonomileri, dünya nüfusunun yüzde 40’ından fazlasını ve dünyanın gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık dörtte birini oluşturuyor.

Reisi, BRICS’i, gelişmekte olan büyük ekonomilerden oluşan öncü bir grup olarak nitelendiriyor.

Grubun lokomotifi konumundaki Pekin ve Moskova, BRICS’i, Batı’ya karşı güçlü ve yükselen pazar alternatifi olarak gördüklerini belirtiyor.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, “Beyaz Saray, dünyada başka neleri kapatacağını, yasaklayacağını ya da bozacağını düşünürken Arjantin ve İran, BRICS’e katılmak için başvuruda bulundu” ifadesini kullanmaktan çekinmiyor.

Bu grubun üyelerinden hiçbiri Rusya’ya Ukrayna’yı işgalinden ötürü yaptırım uygulamamıştır. Aksine dünyanın en büyük ekonomilerinden olan Çin ve Hindistan, Moskova’ya yönelik uluslararası yaptırımlara rağmen Rusya ile ticareti artırmıştır.

Çinli yetkililer, Pekin’in grubu genişletme ve gelişmekte olan ülkeleri bünyesine dahil etme konularında istekli olduğunu belirtmiştir. Bu formatın geliştirilmesi adına BRICS dışişleri bakanlarının zirve öncesinde gerçekleşen geçen ayki toplantısına Arjantin, Mısır, Endonezya, Kazakistan, Suudi Arabistan, BAE, Nijerya, Senegal ve Tayland dışişleri bakanları davet edilmiştir.

Arjantinli yetkililere göre BRICS’e katılım işbirliği sisteminin karşılıklı olarak yararlı olacağı daha dengeli bir küresel düzenin inşası için büyük önem taşımaktadır. Arjantin’in BRICS’e katılımı aynı zamanda Çin-Latin Amerika ilişkilerinin gelişmesine de yardımcı olacaktır.

BRICS Zirvesi ile yaklaşık olarak aynı zamanda, Batılı ülkeler için üç önemli zirve olan AB Zirvesi, G7 Zirvesi ve NATO Zirvesi birbirini takip etmiştir.

G7 toplantısının hemen ardından gerçekleşen NATO Madrid Zirvesi’nin genel odak noktaları ise Moskova’dan algılanan güvenlik tehdidi ve Çin’in Tayvan da dahil olmak üzere komşularına yaptığı baskılar olmuştur. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bu noktalara işaret ederken “Çin bizim düşmanımız değil, ancak temsil ettiği ciddi zorluklar konusunda net olmalıyız” şeklinde bir ifadede bulunmuştur.

Aslında söylemek istediklerimizi bir şekilde geçen haftalarda Putin açıkladı:

“Dünyadaki gelişimi ve etkilerinin zayıflamasını analiz edemediler. Eylemlerinde liberal küreselcilik modellerine alternatif olmadığı gerçeğinden hareket ediyorlar. ABD tarzı bir dünya, seçkinler için, herkesin haklarının basitçe ihlal edildiği bir dünya. Bunun en açık örneği, Ortadoğu’daki birçok ülke ve halk, bugün Batı’nın alaycı bir şekilde jeopolitik oyunlarda harcanabilir malzeme olarak kullandığı Ukrayna’daki milyonlarca insanın kaderidir. Aynı zamanda Batı, kendisi için uygun olmayan bir gerçeği, çok kutuplu bir dünya düzeninin oluşumunu görmezden gelmeye çalışıyor.”

Batı’nın birçok eyleminin kendilerine de fırsatlar açtığını dile getiren Putin, “Batı’nın daha fazla kötü düşünülmüş, dürtüsel eylemleri riski kaçınılmaz olarak artırıyor. Ama aynı zamanda, bu durum Rusya’ya ve dünyadaki benzer düşünen insanlarımıza fırsatlar açıyor” diyor.

Sonuç olarak:

Tarih, hiçbir büyük devrimciye, hazır bir cevap, kendisinden önce hazır olarak sunulmuş çözümler tarihi ve kitapları bırakmamıştır. Her büyük devrimci, elverişsiz koşulları, teorik ve pratik planda aşabildiği ölçüde büyük devrimci olmuştur. Kimse Castro’ya, Lenin’e kendilerinden önce sunulmuş hazır bir paket sunmadı. İçinde yaşadıkları koşulların pratiğinde yeni teoriler üretmesini bildikleri için büyük devrimci oldular.

Lenin en çok 1. Dünya Savaşı’nda Alman Sosyal Demokratların savaşa taraf olmalarına kızmıştı. Lenin 5 Ağustos’ta Almanya’nın Rusya’ya savaş açmasından birkaç gün sonra kötü ve beklemediği bir haberle karşılaşır. Alman sosyalistleri savaşta taraf olduklarını açıklamıştır. Lenin’e göre sosyalistlerin kendi ülkelerine sadakatleri politik inançlarına üstün gelmişti. Halbuki Lenin savaşı içsavaşa çevirerek sosyalist iktidarı kurmanın uygun koşullarının oluşacağını düşünüyordu. Başka ülkelerin işçi sınıfları birbiriyle savaşmayı kesmeli ve ayaklanarak kendi ülkelerindeki kapitalistleri alaşağı etmelidirler.

Demokrasi tanımının en önemli unsuru güçler ayrılığıdır. Bir ülkede, yasama, yargı ve yürütme ne kadar birbirinden bağımsız ve kendi içinde güçlüyse o ülkede demokrasinin varlığından söz edebiliriz. Ezilen halk için bu bir güvencedir. Zenginlerin ya da güçlülerin yargıyı satın almadığı, yasaların sadece güçlüler için oluşturulmadığı vs. durumlar için bu en azından gereklidir. Bunu dünya için de düşünebiliriz. Dünyada güçler dengesi oluşursa ezilen halklar ve uluslar için bir açık kapı oluşur. Tek kutuplu dünyanın, ezilen halklar ve uluslar için nasıl bir kâbus olduğunu uzun süredir yaşayarak öğrenmiş olduk.

Dünya koca bir köye dönüşüyor zırvalığının yarattığı küreselleşmeci solcuların aslında ne büyük bir ahmaklık içinde olduklarının da kanıtlanması oldu bu süreç.

Dünya koca bir köye sadece büyük tekeller ve güçlü Batı toplulukları için döndü, ezilen halklara ve uluslara ise sadece rahatça sömürülmek, içsavaşlar ve bunun sonucunda da oluşan göçler, göçlerde ölen yüz binlerce insan kaldı.

Bu göç dalgası dünyada yeni faşizmin doğmasının sebeplerinden birisi haline geldi. Elbette sadece göçmenler değil yeni faşizm olgusunu yaratan, ekonomik krizler, ruhunu kaybeden insanlığın kendisinden başka her şeyi düşmanı olarak görmesi vs. Bu da ayrı bir yazının konusu. Büyük resmi görmeden, bunun koşullarını kimin yarattığını görmeden, sadece göçlerle doğan faşizm olgusunu en çok da yöneten tekelci kapitalizm pompalamaktadır. Hem göçleri yaratanın kendisi olduğu gerçeğini kamufle etmek hem de ortaya çıkan kini başka yere yönlendirmek, tekelci kapitalizmin işine gelmektedir.

Yani çok kutuplu dünya ezilen uluslar ve halklar için hep bir umut vaat eder. İşte tam da bu noktada solun değerlendirmesi Rusya-Ukrayna arasında cereyan eden duruma sadece bir savaş olarak bakmak olmamalı ve bakmamalıdır. Büyük resme bakmayı unutan sol liberaller için de aslında yolun sonu gözükmektedir. Postmodern barış havariliği, insan hakları, hayvan hakları, ekolojik hayaller vs. gibi postmodern zırvalıklar döneminin sonu gelmiştir.

Dünya yeni bir krizin eşiğinde ve yeni bir dünya savaşının tüm koşulları neredeyse oluşmuş durumda.

Bu noktada solun artık yeni bir strateji ve akıl geliştirmesi ve bu yeni savaşa hazırlıklı olması kaçınılmazdır. Teoriler hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Günlük basit politikalar yerine, büyük resme bakan yeni teoriler oluşturma zamanıdır. Çünkü bu yolun sonu gerçekten, dünyayı yeni içsavaşlara, dünya savaşlarına götürmektedir. Elimizdeki seçenekler, ya barbarlık ya da sosyalizmdir.

Benzer Haberler