‘Marmara ölüyor, İstanbul kolera salgınına hazır mı?’

1 Haziran 2021 Salı

‘Marmara ölüyor, İstanbul kolera salgınına hazır mı?’

Gıda mühendisi Bülent Şık, denizdeki müsilajin kolera salgınına neden olabileceğini yazdı, uyardı.

Gıda mühendisi Bülent Şık, bianet’te kaleme aldığı ‘Marmara’nın ölümü: İstanbul kolera salgınına hazır mı?’ başlıklı yazısında müsilajla (deniz salyası) ilgili, “Denizdeki müsilajin kolera salgını getirmesi mümkün. Ama her şeye rağmen devam etmekten ziyade durmayı, onarmayı öne çıkarmalıyız. İnsan, bitki, hayvan ve çevre sağlığını bir bütünün birbiriyle ilişkili parçaları olarak görmeye çalışarak çözümler arayacağız” ifadesini kullandı.

“Müsilaj ya da deniz salyası, denizde yaşayan bitkisel planktonların (fitoplankton) aşırı çoğalmasıdır” diye yazan Şık, şöyle devam etti: “Marmara Denizi’nde şu an gözlendiği gibi bitkisel planktonların bir araya gelerek oluşturduğu kalın, yapışkan müsilaj tabakası içinde çeşitli hayvansal plankton (zooplankton) türleri ve mikroorganizmalar da bulunabilir.

Müsilaj tabakası mikroorganizmaların gelişmesi ve çoğalması için uygun bir besi ortamı işlevi görür. Bu tabaka içinde bulunan mikroorganizmalardan biri kolera hastalığına yol açan ‘vibrio cholerae’ isimli bakteridir. Deniz müsilajının büyük bir mikrobiyal biyoçeşitlilik içerdiği ve müsilajı saran deniz suyunda bulunmayan ya da çok daha az bulunan hastalık yapıcı çeşitli mikroorganizma türlerine (koliformlar, E.coli, vibriolar gibi) ev sahipliği yaptığı belirlenmiştir.

Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu 2007’de de gözlenmişti. Yapılan çalışmalarda müsilaj oluşumuna çok çeşitli bitkisel plankton türlerinin (Proboscia alata, Rhizosolenia sp., Pseudosolenia calcar-avis, Thalassiosira sp., Ditylum brightwellii, Coscinodiscus spp., Leptocylindrus minimus, Skeletonema costatum, Chaetoceros spp., Cerataulina pelagica, Cylindrotheca closterium, Pseudo-nitzschia cf. seriata, dinoflagellate Gonyaulax) yol açtığı belirlenmişti.

Yukarıda sadece bir kısmının isimlerine yer verdiğimiz bitkisel planktonların kolera mikrobunun yerleşebileceği bir ortam oluşturduğunu belirten akademik yayınlar var. Örneğin dünya denizlerinde çok yaygın olarak bulunan ve muhtemelen Marmara Denizi’nde de bulunan bazı dinoflagellata türleri kolera mikrobunu barındıran bir ortam oluşturuyor. Bu bulgular geniş coğrafi alanlara yayılan müsilaj sorununun salgın hastalıklara yol açabileceğini dikkate almayı gerektiriyor. Üstelik iklim değişikliği bu sorunu daha da şiddetlendirecektir. Ancak tam bu noktada müsilaj sorunuyla birlikte ele alınması gereken ve İstanbul’u yakından ilgilendiren bir başka sorun daha var.”

“BU ÇÖKÜŞ BU SALGIN HASTALIKLARIN ARTMASINA YOL AÇACAK”

Marmara Denizi’nde gemi trafiğinin çok yoğun olduğuna dikkat çeken şunları yazdı:

“Gemiler yük doldurma ve boşaltma esnasında dengelerini sağlamak için gemi içinde bu amaçla ayrılmış özel bölmelere deniz suyu alırlar. Bu suya balast suyu adı verilir. Alınan su miktarı taşıma kapasitesinin üçte birine ulaşabilmektedir. Gemiler yüklerini boşaltırken ya da seyir halindeyken dengeyi korumak için balast suyu miktarı değiştirilir; yani bu su denize boşaltılır ya da denizden çekilir. Bir bölgeden çekilen balast suyu bir başka bölgeye boşaltılır. Boşaltılan balast suyuyla, o suda bulunan ve binlerce farklı çeşit canlı türü de aktarılır. Bu aktarımı bir bulaşma ya da ekosistemin kirletilmesi olarak görmek gerekir. Bu bulaşma ekosistem içindeki canlı türleri arasındaki dengeyi zaman içinde bozar. (1)

Bulaşma etkenlerinden bazıları insanlar (ve diğer canlılar) için patojendir, yani hastalıklara yol açar. Balast suyuyla taşınan hastalık etkenlerinden biri de kolera hastalığına yol açan vibrio cholerae bakterisidir. İnsanlarda ve deniz canlılarında hastalıklara yol açan mikro organizmalarının balast (ve sintine) suyunda dikkat çekici derecede yüksek sayılara ulaşarak hayatta kalabildiklerine ve kolera bakterilerinin balast tanklarında normalden daha başarılı bir şekilde sayıca arttığına dair kanıtlar var.

Uluslararası deniz ticareti ekosistem zararlılarını ve insanlarda hastalıklara yol açan etkenleri bir yerden diğerine taşıyıp duran bir işlev görüyor. Kentlerdeki nüfus yoğunluğu ve nüfus hareketliliği tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar fazla. Bu tabloya dâhil edilmesi gereken iklim krizi, kimyasal kirlilik, doğal yaşam alanlarının tahribi gibi başka etkenler de olduğunu belirtmeliyim.

Müsilaj sorununu, iklim değişikliği ve deniz ekosistemlerinin kötüye kullanımı (aşırı avlanma, kirlilik yaratma) sonucunda ortaya çıkan bir ekosistem çöküşü sorunu olarak görmeliyiz. Bu çöküş salgın hastalıkların sıklığının artmasına yol açacaktır. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçeği kabul edip mevcut tahribatı nasıl giderebileceğimiz üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Müsilajdan kaynaklı bir kolera salgını olabilir mi sorusunun net bir yanıtı yok. Kolera suda kolayca çoğalabilen bir bakteri değil. Ancak bu konuda bilinmeyen çok şey var. Yapılan kapsamlı bir çalışmada, kolera salgınlarının başlangıcının, denizlerdeki alg patlaması (Marmara Denizi’nde daha önce sık sık gözlenen kırmızı-yeşil su yosunları sorunu) ile bağlantılı olduğu; salgının, hastalığı çevreden kapan bir indeks vakanın (ilk hasta) ortaya çıkması ve ardından güvenli su ve sanitasyona yetersiz erişim nedeniyle hastalığın toplumda yayılmasıyla tetiklendiği belirtilmiştir.

Yine kolera bakterisinin tıpkı Marmara Denizi’nde gözlendiği gibi askıda katı madde içeriği çok olan yani bulanık olan sularda daha uzun süre canlılığını koruduğu da belirlenmiştir. Dolayısıyla meseleye ihtiyatlı yaklaşarak bir salgın riskini ortadan kaldıracak şekilde davranmak akıllıcadır.

Hatırlatmak gerekir ki kolera bakterisi olası risk etkenlerinden sadece biridir. İstanbul odağında sadece deniz taşımacılığı bile ciddi riskler içeriyor. Her gün 3000 ile 7000 arasında canlı türünün gemilerdeki balast suyu değişimi ile bölgeler arasında taşındığı tahmin ediliyor. Bereket ki hepsi patojen değil ve yeni ortamlarına da kolayca uyum sağlayamıyorlar. Ancak uyum sorununun aşıldığı ve ağır ekolojik sorunların açığa çıktığı durumlar da az değil. Kolera bakterisinin balast suyuyla taşındığı ve salgınlara yol açtığı belgelenmiştir.

İnsan eliyle hızla değiştirilmiş ve değiştirilen bir dünyada yaşıyoruz. Değişimin yol açtığı sorunları çözebileceğimizi düşünüyoruz. İklim kriziyle ya da Marmara Denizi’nin ölümüne işaret eden müsilaj sorunuyla fark edeceğimiz şeylerden biri büyük belirsizliklerle dolu bir döneme girdiğimiz, bir diğeri teknolojik birikimimizin ve kapasitemizin ekosistem çöküşüyle ilgili sorunları çözemeyebileceğini fark etmek olacak… İşte bunlar gerçek beka sorunlarıdır.”

NE YAPMALIYIZ?

Şık, çözüm önerilerini şöyle sıraladı:

  • “Devam etmekten ziyade durmayı, onarmayı öne çıkarmalıyız. Elde mevcut bilgilerden yola çıkarak; insan, bitki, hayvan ve çevre sağlığını bir bütünün birbiriyle ilişkili parçaları olarak görmeye çalışarak çözümler arayacağız.
  • Öncelikle Ergene Havzası’ndaki kirliliği derin deşarj yoluyla Marmara Denizi’ne taşımaya yönelik projeyi durdurmak ve daha uygun bir projeyle değiştirmek gerekiyor.
  • İstanbul ve Marmara Denizi’ne derin deşarjla atıkları aktaran yerel yönetimler bu uygulamaya kamuoyuna net bir takvim söyleyerek son vermeli ve arıtma sistemlerini revize etmeli.
  • Marmara Denizi’ndeki müsilaj tabakasında bulunan patojen mikroorganizmaların neler olduğunu belirlemek (eğer şimdiye kadar yapılmadıysa) gerekiyor. Bu çok kapsamlı, bütçe gerektiren ve zamana yayılan bir iş; ama hızla yapılmalı. Araştırmadan elde edilen bilgiler dikkate alınarak su varlıklarına bulaşması muhtemel mikrobiyal etkenlerin kontrolüne yönelik izleme faaliyetleri gözden geçirilmeli.
  • Sağlık Bakanlığı içme suyu varlıklarında kolera bakterisi başta olmak üzere olası hastalık etkenlerinin kontrol sıklığını arttırmalı. Aynı çalışma bir risk haritası çıkarılarak İSKİ tarafından da (ve Marmara Denizi’ne komşu belediyeler de) yapılmalı. Bakanlıklar ve yerel yönetimler bu konuda birlikte çalışmalı.
  • Marmara Denizi’nden tutulan su ürünlerinin (balıklar, kabuklular) gıda zehirlenmeleri ve enfeksiyon hastalıkları açısından çok risk içerebileceğini düşünüyorum. Zaten çok ağır zarar görmüş biyolojik çeşitlilik dikkate alınarak her türlü balıkçılık-avcılık faaliyeti bir süre yasaklanmalı.
  • İçme suyu ve kanalizasyon hatlarının birbirine karışmasına neden olabilecek felaket durumları (deprem, fırtınalar vb.) dikkate alınarak gereken güçlendirme çalışmaları yapılmalı.
  • Kanal İstanbul projesi asla yapılmamalı.
  • Olası salgınlara sağlık sisteminin nasıl karşı koyacağı konusundaki programları da gözden geçirmek gerekebilir.”

Benzer Haberler