Bir kan davası hikâyesi…

9 Şubat 2021 Salı

Ali Haydar Nergis

Köyümüzde, Acarlar soyu ile aramızda kan davası vardı.

Tarla, takım yüzünden, 1950’li yıllarda amcamı öldürmüşlerdi.

Öç alma sırası bizdeydi…

Şago Ninem, köyün ortasındaki çayırımızın köşesinde, amcamın vurulduğu yere bir öbek taş yığmıştı. Her gün yeni bir taş eklediği öbeği, öldürülen amcanın oğluna ve bana gösterip, “Oğlumu burada öldürdüler! Etrafını sarıp sekiz kurşun saydılar! Almayacak mısınız öcünü? Oğlumun kanını yerde mi bırakacaksınız?” diyerek bizi etkilemeye çalışırdı.

Amcalarımla bir arada oturduğumuz sekiz odalı evin arka bölmesindeki yarı karanlık bir mahzene götürür, bize, sandığında sakladığı amcamın kanlı çamaşırlarını gösterirdi:

“Bakın, bakın, bunlar da kurşun delikleri! Sekiz kurşun saydılar oğlumun bedenine! Onun öcünü ne zaman alacaksınız; kursaksızlar, kansızlar!”

***

Babamla, komşu köy Belbaşı’dan kendi köyümüze dönüyorduk. Akşamdı. Havada kartallar dönüyordu, aç tilkiler inliyordu mağara kovuklarında. Yoldan yürümeyi bırakmış, dağdan, kayaların, çalıların arasından gidiyorduk. Babam, her sesi dikkatle dinliyor, önümüzdeki her çalı topluluğundan kuşku duyuyordu; düşman sahibiydik..

Çocuk aklımla sordum:

“Baba, düzgün yol dururken neden dağdan gidiyoruz?”

“Senin daha aklın ermiyor. Düşman sahibi adam için gece, yoldan gitmek tehlikelidir…”

Anlayamamıştım, ne tehlikesi olabilirdi…

“Karanlık gece… Karşından gelenin dost mu, düşman mı olduğunu bilemezsin. Adam yolu izleyerek yanına kadar gelir, kurşunları sayar göbeğinin ortasına! Bakarsın bir köyden diğerine giden jandarma çıkar karşına; üstünü arar, silahını yakalar!”

Sonbahar akşamıydı. Yol, kara bir yılan gibi kıvrılarak yokuş yukarı çıkıyordu. Babam, aniden durdu, dinledi. Ben de dinledim. Yolun bizim göremediğimiz kıvrımında bir kadın sesi geliyordu, bir kağnı gıcırtısı duyuluyordu. Yağmur yağmış, yol çamur içindeydi. Boz bir kartal, az ilerdeki kayalığın dibine dalıp çıktı. Babam gözlerini kartala dikti, “Gördün mü? Ayaklarının arasında, bir tavşan yakalamış.”

Karanlık çökmek üzereydi. Fatmakuyu meşeliğinden yukarıya doğru bir kağnı ilerlemeye çalışıyordu. Bir kadın ve küçük bir kız çocuğu vardı kağnının yanında. Öküzler, kağnıyı güçlükle taşıyor, kadın bağırarak onları hızlandırmaya çalışıyordu.

Babam; “Gece vakti kim bu kadın? Kağnıyla, çocukla bu saatte yollarda ne işli var. Kağnıyı yokuştan çıkaramıyor, gidelim, yardım edelim bakalım.” dedi. Yola indik. Kadın, babamı görür görmez tanıdı, bir çığlık attı! Kız çocuğuna sarılarak yere çömeldi. Düşmanlarımızdan birinin eşi Medine’ydi. Kocası hapisteydi. Kışlık un, bulgur öğütmüş, değirmenden geliyordu. Babam, onu korkutmamak için uzakta durdu. Düşmanın karısıydı. Ona kötülük yapmak için yoluna çıktığımızı sanmıştı. Korkudan titriyor, kucağındaki kız çocuğu ağlıyordu.

Babam: “Korkma bacım, sen benim anam, bacımsın; benden sana kötülük gelmez. Kadına bir düşmanlığımız yoktur. Bizim davamız erkeklerinizle. Namusla bir işimiz olmaz! Sana yardıma geldik!’”

Kadın biraz sakinleşti. Babam, onu daha da rahatlatmaya çalıştı: “Sen, Ördekli’den ‘Acele Hüseyin Hoca’nın kızı değil misin? Senin babanla, benim kayınbaba tarafım kirveler. Aranızda ikrarlık var. Korkma, kağnıyı düzlüğe çıkardıktan sonra uzaklaşacağız buradan…”

Öküzlere “Ha! Ho!” diye bağırarak, kağnıyı arkadan iterek düzlüğe çıkardık. Bundan sonra köye kadar yokuş yoktu. Babamla yoldan ayrılıp yeniden dağa doğru tırmanırken, babam Medine’ye; “Bacım, bizimle karşılaştığını kimseye söyleme! Laf ederler, adın lekelenir. Köye gidinceye kadar seni dağdan izleyeceğiz. Korkma, kimse sana dokunamaz, rahat sür kağnıyı” dedi.

***

Sarız’ın köylerinden gelin gelen annemle Medine arasında, babaları kirve olduğu için bir yakınlık vardı. Köyün içinde, çeşme başında karşılaştıklarında kaçamak yolardan konuşmaya çalışıyorlardı. Durumu bilen ninem, “Düşmanın karısıyla konuşuyorsun.” diyerek anneme küfür ve hakaretler yağdırıyordu. Babam ise, anneme baskı yapmadan sessizce geçiştiriyordu ninemin sözlerini…

***

Ot biçime zamanıydı…

Babam, mezarlığın alt yanındaki çayırımızı biçiyordu. Güneşli, sıcak bir gündü. Ceket giymemişti. Ceket giymeden, göstere göstere belde silah taşımak, ayıp ve düşmanlığın töresine aykırıydı. Köy, iki adım uzaktaydı zaten.. Uzaktan anneme işaret eden Medine, aniden helkelerini alıp çeşmeye indi. Bir olağanüstülük sezen annem de kovaları alıp gitti. Medine ile ararlında geçen kısa bir fısıltıdan sonra, annem kovaları orada bırakıp, hızla eve döndü. Yatakların arasına sakladığı tabancayı alarak çayır biçen babama doğru koştu. Tam o sırada, düşman tarafın eli silah tutan adamlarından Hayri, ceketinin altına gizlediği tabancayla köyün kenarından mezarlığa doğru ilerliyordu. Durumu kavrayan Şago ninem, Hayri’nin yoluna çıktı;”Hayro! Hayro! Nereye böyle? Düşmanlığın da bir âdeti, töresi var bilmez misin? Çayır biçmeye giden oğlumun belinde silahı yok! Savunmasız adama kurşun sıkmak yiğitlik midir? Dön geri, başka zaman gör hesabını!” dedi.

Hayri, bir adım daha atmadan olduğu yerde kaldı. Sonra, hiçbir şey söylemeden geriye dönüp evine gitti..

***

Ailemizde ninemden sonra en çok kin ve düşmanlık güden kişi Milcan amcamdı. Geniş avlulu büyük evimizin arka taraflarında, silahların saklandığı gizli bölmeler vardı. Barabellum tabancalar, Fransız onluları, İngiliz filintaları, kalburlar dolusu mermi… Amcam, zaman zaman silahları yerlerinden çıkarır, parçalara ayırıp yağlardı… Öldürülen amcamın öcünü aile büyükleri değil, amaca oğlu ile birlikte alacak, yaşımız küçük olduğundan, fazla hapis yatmadan çıkacaktık. Milcan amcam, evin arkasındaki kayaların üzerine boş gaz tenekeleri, şişeler yerleştirip, bana ve öldürülen amcamın oğluna atış talimleri yaptırıyordu. Cansız hedeflere yaptığımız atış talimleri bitmiş, sıra canlı hedeflere gelmişti. Tavuklarımızdan birini yakaladı, ayaklarını bağlayıp kayanın üzerine yerleştirdi.

“Haydi bakalım, tavuğa ateş et!” dedi bana.

“Etmem!” dedim, aksi ve inatçı biriydim, kararlılıkla; “O bizim tavuğumuz, neden ateş edecekmişim?” dedim.

O tavuğu bıraktı, tanımadığım başka bir tavuk yakalayıp getirdi.

“Ona da ateş etmem!”

“Neden?”

“Çünkü, onun da bizim gibi bir canı var, öldürmem ben!”

Bir tokat indi kulağımın dibine! Gözlerim karardı! Binboğalar, Kürt Dağı gözlerimin önünden gelip, gitti; dumandan seçemedim!

Bağırdı:

“Korkak! Kansız! Ciğersiz! Kursaksız!”

Umutsuz bir vakaydım. Olaylara karışmamak için direniyor, başka bir çıkış yolu da bulamıyordum. Annem, “Kaç, babamgilin yanına git, dayıların seni okutur!” diyordu..

***

Aradan uzun yıllar geçti… Araya hatırlı kişiler, dedeler girdi. Kaymakam geldi, jandarma komutanı geldi. Acarlar’la aramızdaki kan davası barışla sonuçlandı. Kirve olduk birbirimizle.. Kentlere taşınan yeni kuşaklar, kanı, kini unuttu…

Kan davasının sürdüğü yıllarda ilkokulu yeni bitirmiştim. Bir gün köye hiç tanımadığım öğretmenler, bakanlık görevlileri geldi. Beni bir jipe bindirdiler, götürüp yatılı bir okula kaydettiler.

Silahlı, külahlı bir adam olmaktan kurtulup bugün karşınızda bulunmayı o rastlantıya borçluyum… İnsan yaşamı, bir pamuk ipliğine ne kadar da çok bağlı değil mi?

Not: Değiştirilen bazı adlar kurgu düzenlemeleri dışında olaylar gerçektir..

ali.nergis@gmail.com

Benzer Haberler