Bilimsel ve dinsel düşünce biçimleri uzlaşabilir mi? – 1

18 Aralık 2019 Çarşamba

Ender Helvacıoğlu

Bilimsel ve dinsel düşünce biçimleri uzlaşabilir mi? Bu soru iki düzlemde tartışılabilir: Politik düzlemde ve kuramsal-felsefi düzlemde.

Konu politik düzlemde ele alındığında ve tarihe baktığımızda hem keskin çatışmaları hem de uzlaşmaları görüyoruz. Elbette her büyük tartışma gibi bu da sınıf mücadelesi zemininde ortaya çıkıyor. Dinsel düşünce biçimi, Modernite öncesi aristokrat hakim sınıfların esas ideolojisi, ta Sümerlerden beri… Bilimsel düşünce biçimi ise aristokrasiye karşı mücadele içinde gelişiyor ve sistematik haline Modernite ile kavuşuyor. Daha öncesi de var elbet ama esas olarak Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleriyle, yoğun köylü isyanlarıyla gelişen bu mücadeleye -ilk başta- aristokrat düzeni tasfiye etmeye çalışan burjuvazi önderlik ediyor. Tartışmanın kaynaklandığı sınıfsal zemin kabaca böyle.

Birkaç yüzyıl süren yoğun sınıf çatışmaları sürecinde, bu çatışmanın düşünsel düzeydeki yansıması olan dinsel ve bilimsel düşünce biçimleri arasındaki tartışma -güç dengelerine göre en uzlaşmacısından en zıtlaşanına dek- çok çeşitli fikir akımlarını doğuruyor. Sonunda 1640 İngiliz, 1765-1783 Amerikan, 1789 Fransız ve 1848 Alman demokratik devrimleriyle burjuvazi iktidarı alıyor ve aristokrasinin tasfiye süreci başlıyor.

Laiklik bu devrimci dönemin bir kavramı olarak ortaya çıkıyor. Aslında laiklik, burjuvazi ile aristokrasi ve ruhban kesim (Kilise) arasındaki bir “ateşkes” anlamına gelir; dinsel düşünce ile bilimsel düşüncenin karşılıklı sınırları belirlenir. Burjuvazi galip, aristokrasi mağlup olduğu için bu dönemin laiklik tanımı olabildiğince radikaldir: “Din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması”. Devlet ve toplum (yani bu dünya) bilimle idare edilecektir; din öte dünya işlerine bakacaktır. Galipler mağlupları gerçek dünyadan sürmüştür.

Burada çok önemli bir nokta var. Aslında her türden aristokrat hakim sınıf da devleti ve düzeni son derece seküler (budünyacı) bir biçimde yönetir. Savaşlar dua ederek kazanılmaz, devletler Tanrı’ya yakararak idare edilmez. Hammurabi’den Roma hukukçularına, Sun Tzu’dan Nizamülmülk’e kadar aristokrasinin tüm kuramcılarının eserleri okunduğunda net olarak görürüz bunu. Semavi dinlerin kutsal kitapları da böyledir. Kuran, Hz. Muhammed hareketinin 20 yıl süreyle çıkmış teorik-politik yayın organı gibidir. Hareketin, liderin ve kadroların her türlü sorununa çözüm üreten bir merkez organ…

Din ve dinsel düşünce biçimi esas olarak toplum ve ezilenler içindir. Aristokrat düzenin sürekliliğinin sağlanması için en önemli ideolojik hegemonya araçlarıdır. Bu nedenle halk dindardır, hakim sınıflar ise dinci. Machiavelli, hükümdara öğütler verirken bu kandırmacayı açık ettiği için (yani aslında “kral çıplak” dediği için) cumhuriyetçi bir düşünür olarak kabul edilir.

İşte laiklik de aristokrasinin tasfiye edildiği devrimci dönemde esas olarak halk için geliştirilmiş bir kavramdır. Aristokrat düzende din nasıl halk içinse, devrimci burjuvazi döneminde de laiklik halk içindir (mesele halktır, oyun halk üzerinde oynanmaktadır her zaman). Bunu “laik” sözcüğünün etimolojik kökenine inerek de görebiliriz. Sözcük, eski Yunancada “halka ilişkin, halktan” anlamına gelen “laikos” sözcüğünden köken alır. Burjuvaziye kul veya maraba değil, emeğini “özgür” bir biçimde satabilme hakkını kazanmış emekçi, “özgür yurttaş” gereklidir. Kısacası laiklik halkın “özgürleşmesi”, bu dünyanın kapsamına çekilmesi demektir.

Avrupa burjuvazileri aristokrasiyi esas olarak tasfiye edip kendi sistemlerini oturttuktan sonra bilimsel ve dinsel düşünce biçimleri arasındaki tartışmanın da seyri değişir ve bir uzlaşma dönemi başlar. Burjuvazinin devrimci dönemindeki dine karşı radikalliği törpülenir ve emekçiler üzerindeki ideolojik hegemonya aracı olarak din tekrar keşfedilir.

Bu noktada, Fransız devriminden 15 yıl sonra kendisini imparator ilan eden Napolyon Bonapart ile düşünür-matematikçi Laplace arasında geçtiği söylenen diyalog ilginçtir. Laplace, denkleminde Tanrı’nın yerini soran Napolyon’a, “ihtiyaç duymadım” diye yanıt verir. Devrimci geleneği sürdüren Laplace’ın ihtiyacı yoktur belki, ama Avrupa’yı fethetme sevdasındaki Napolyon’a askerlerini motive etmek için (egemen sınıfların binlerce yıldır yaptığı gibi) Tanrı gereklidir. Laplace’ın denklemi ile Napolyon’un denklemi arasındaki fark, burjuva aydınlanmasının da serüvenini yansıtır. Bu dönemdeki burjuva felsefesi bilim ile dini uzlaştırma çabasındadır. Devrimci değil “gerçekçi” felsefeler öne çıkar burjuvazi katlarında. Aslında bu, burjuvazinin gerçekliğidir; emekçinin ise yanılsaması.

Laiklik tanımı da değişir: “Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması”. Bu tanım pratikte aristokrat dönemden pek farklı değildir. Devlet ve siyaset seküler biçimde bilimle yürütülecektir, ama topluma din şırınga edilecektir.

Toparlarsak, politik düzlemde, bilimsel ve dinsel düşünce biçimleri arasındaki ilişki sınıf mücadelesinin seyrine ve dengelerine göre şekil alır; bazen çatışma öne çıkar bazen de uzlaşma. Sınıf mücadelesinin seyri kendi düşünsel akımlarını da yaratır. En genelde baktığımızda emeğin özgürleşmesi yönünde atılımların yaşandığı dönemlerde bilimsel düşünce biçimi öne çıkarken ve dinselleştirme gerilerken, emeğin kısıtlandığı ve baskı altına alındığı dönemlerde bilim ile dinin uzlaştırılmaya çalışıldığına şahit oluruz. Bu da bize, dinin işlevinin ne olduğunu ve karşılık olarak laikliğin ve bilimsel düşüncenin toplumsallaşmasının kimin yararına olduğunu net olarak gösterir.

Konuyu bir de felsefi düzlemle sınırlayıp kuramsal olarak tartışmakta fayda var. Çünkü ancak o zaman bilimsel ve dinsel düşünce biçimlerinin özleri itibarıyla uzlaşmaz ama politik zor yoluyla “uzlaştırılır” olduğunu anlayabiliriz.

Köşe yazısı sınırlarını aşmamak için bunu da bir sonraki yazımıza bırakalım.

Benzer Haberler