Ankara’nın pozisyonu ne olmalı?

19 Temmuz 2022 Salı

Ukrayna’daki savaş nedeniyle dünya politikasında oluşan türbülanslar, NATO’nun bitmek bilmeyen hırsları ve de Çin’in her açıdan sürekli artan etkisi, Türkiye’yi giderek daha zor bir tercihte bulunmakla, hangi stratejiyi izleyeceği konusunda güç bir pozisyonla yüz yüze bırakıyor. Herhangi bir tarafa bağlı kalmak mı gerçekten değer, yoksa kendi ulusal planlarını gerçekleştiren bağımsız ve egemen bir devlet olarak kendi gelişmesine devam etmek mi?

Bu tercihte bulunmadan evvel, hiçbir nüansı kaçırmadan tüm artı ve eksikleri bir arada tartmak ve aceleyle ulusal planları değiştirmemek gerekli. Uzun on yıllar boyunca ilişki kurulan müttefik devletler, size bir anda ihanet edip, yardım eli uzatır görüntüsü altında düşmanınız haline gelebiliyor. Yerküre büyük bir ekonomik krizin, gıda kriziniz eşiğinde. Lakin pragmatist bir yaklaşımdan bakılırsa eğer, bu durum devletlerin pekâlâ kendi çıkarları temelinde, lehinde de kullanılabilir çünkü jeopolitikte her güçlü oyuncu için bu aynı zamanda bir fırsattır.

AB’NİN TUTUMU TÜRKİYE’Yİ DİĞER ULUSLARARASI PLATFORMLARA KAYDIRDI

Dünya düzeninin ne derece değiştiği göz önüne alındığında bu süreçte İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını kontrol eden özel jeopolitik konumu ile Türkiye, yeni dünya jeopolitiğinin küresel oyuncuları arasındaki yerini pekâlâ neden almasın ki? Bunun için elbette ki Ankara’yı çok uzun senelerdir oyalayan Washington ve Brüksel’in yalan kokan sözlerine kulak asmayı bırakmak gerekiyor. Batı’nın bu politikası çoktandır her şeyden önce Türkiye halkını alaya almak anlamına geliyor.

Türkiye hatırlanacağı gibi, 1999 yılında Avrupa Birliği (AB) aday üyelik statüsü kazanmıştı. Ne var ki Avrupalı yetkililer her seferinde yeni ve yepyeni nedenler bulmak suretiyle Ankara’nın organizasyona tam üyeliğini engellemeyi sürdürdüler. Sonuç olarak Türkiye yönetimi fark edilir derecede AB’ye girişten soğudu. Türkiye’nin bu yeni konumu ise, Brüksel’i Ankara üzerinde baskı kurma imkânından mahrum bırakmaya başlarken, ülkenin başka uluslararası platformlara odaklanmasına vesile oldu.

70 YIL BOYUNCA NATO TÜRKİYE’YE ONDAN ALDIĞINDAN ÇOK AZINI VERDİ

Türkiye’ye Batı çıkar ve hedeflerini dayatan bir başka organizasyonun adı da tabii ki NATO. Ama bu uluslararası paktta gerçekten de her şey çok açık değil. Organizasyonda tam 70 yılı bulan üyelik sürecinde Ankara karşılığında aldığından çok daha fazlasını yaptı. Son zamanlarda NATO neredeyse tek bir amaca hizmet ediyor o da; Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Avrupa’daki etkisinin yayılması, geri kalan üyelerin de örgütteki çıkarlarının ikincil planda kalması ve basitçe görmezden gelinmesi. Türkiye ne yazık ki bu gerçeğin fazlasıyla farkında. Buna rağmen NATO’nun Ankara’ya, her şeyden önce Boğazlardan dolayı ihtiyacı var. Türkiye’ye konulan silah ambargosunun yanı sıra ittifak Türkiye’nin uluslararası Kürt meselesi konusundaki pozisyonunu hesaba katmak istemediği gibi Atina’yı ve onun Ankara ile olan siyasi düellolarını da açıktan desteklemeyi sürdürüyor.

TÜRKİYE’Yİ BAĞIMSIZ BİR OYUNCU DEĞİL, BİR NATO MÜZAKERECİSİ OLARAK GÖRÜYORLAR

NATO, Ankara’nın elleri üzerinden Kafkaslar ve Asya üstündeki tesirini genişletme temelinde planlarını hayata geçirme olanağına sahip olabilmek için Türkiye’yi ittifakın içinde tutmaya çalışacak. Peki bu Türkiye’nin çıkarları ile örtüşüyor mu? Hayır, ittifak üyeleri Türkiye’yi NATO’nun salt bir müzakerecisi gibi gördükleri ancak bağımsız bir oyuncu olarak kabul etmedikleri sürece bu Ankara’nın otoritesini hem Türk devletler örgütünde hem de diğer benzer uluslar arası projelerde baltalamaya yarıyor. Bu güç durumdan çıkış doğaldır ki kendi ulusal çıkarlarının takip edilmesinden geçiyor. AB veya NATO yolunda körü körüne gidilmeye devam edilirse bu sonu gelmez bir yol manasına gelecek ve zamanla Türkiye egemenliğini bütünüyle kaybedebilecektir. Kuzey Atlantik İttifakı hâlihazırda Rusya’dan alınan uçak savar sisteminin (S-400) reddedilmesini talep ederek Ankara’nın iç işlerine karışmaya soyundu fakat Türkiye bu husustaki kararlılığını bir biçimde gösterebildi.

BATI’NIN MANİPÜLASYONUNA DEĞİL ANCAK EGEMEN DEVLET POLİTİKASINA SAHİP OLARAK

Öte yandan, Stoltenberg ve Biden’ın ikna çabalarına boyun eğmenin ne kadar değdiği, hakikaten de değip değmediği Avrupa basınının “Türkiye direnmeyi bıraktı” şeklinde şimdiden göstermeye çalışmasında kanıtlandı. Böylece ittifaktaki “müttefikler” Ankara’ya yönelik yaklaşımlarını açıkça ortaya koymuş oldular. Ne var ki Madrid’de yaşananlar bu buluşmadaki tüm katılımcıları bir şekilde kesinlikle vuracak gibi. “Madrid Memorandumu” açıkçası çok akıllıca bir politik adım değildi. Finlandiya ve Helsinki’nin Türkiye’nin şartları üzerine ne kadar kolaylıkla anlaştıkları görüldü. Şimdi Ankara’nın herhangi birilerinin pozisyonuna oynamak yerine Türkiye toplumunun gereksinmelerini de değerlendirmesi, bunları dikkate almak suretiyle yeni bir dış politika çizgisi tutturması lazım gibi gözüküyor. Kendi çıkarlarını tavizsiz savunmak Türkiye’nin, Batı’nın şu ya da bu şekilde güdümünde, yönlendirme veya tesiri altında değil ancak egemen bir devlet olduğunu tanıtlamış olacak.

Benzer Haberler